- Genel bir soruyla başlayalım. ABD/İsrail ile İran savaşının aynasında yeni bir dünya durumu ile karşı karşıyayız. Bu dünya durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ekrem Demirci: Bugünü anlamak için politik veya jeo-stratejik değerlendirmelerden önce, sorduğunuz soru, nasıl bir dünyadayız veya dünya nereye sürükleniyor. Tarih, hep sonradan ve tekrar yazıldığı için yaşandığı anda tam olarak anlaşılamaz. Ama her koşulda, bu konuda genel bir bakış açısı önemli; yani içinden geçtiğimiz dönemi olabildiği kadar iyi ve doğru kavramak için çabalamalıyız. Bunun için de tarihe başvurmak gerekiyor. İnsanlık, daha önce de benzeri yırtıcılıklar, kanlı süreçler yaşadı; ama hiçbirisi bugünlerle kıyaslanacak boyutta değil. Bugün hiçbir dönemle kıyaslanmayacak bu yırtıcılığın, çürümenin, kan dökücülüğün ve düzensizliğin kaynakları ve sebepleri üzerinde ayrıntılı durmalıyız.
İçinden geçtiğimiz dünyayı ne kadar tarif edebiliriz, tam olarak bilmiyorum; ama tarihe başvurarak kısa bir bakış zorunlu oluyor. İlk atalarımız, kaya kovuklarında ve mağaralarda yaşarken çok zayıf yaratıklardı ve etobur yırtıcılara karşı çok zayıftılar; ancak birlikte var olabiliyorlardı. Bu çok güçlü yırtıcılar, güdüleri ile hareket ediyorlardı. Ama kaya kovuklarındaki ilk atalarımız, işbirliğini, dayanışmayı keşfettiler. Ve bu, aynı zamanda ilk toplumsal değilse bile ilk topluluk halinde yaşama geçiştir. Toplumsallaşma daha ileriki bir aşama, ama insan ilk topluluk halinde olduğundan beri ilk kurallar, kendiliğinden işleyen kurullar zorunlu oldu. Uzatmadan ilk toplumsal birim olan kan birlikleri, kabile ve klanlardan beri, yani o zamandan beri insanlık belli kuralların ve işlerliğin içinde var oldu. İşte burada bugüne kadar neler yaşanmışsa yaşanmış, belki çok daha dehşetengiz şeyler yaşanmış olabilir; ama altında veya üstünde veya bir biçimde insanların ve toplumların bilincinde kurallar ve kurumlar hep olmuştur.
- Bugün kuralların ve kurumların çöktüğünü mü söylüyorsunuz?
Ekrem Demirci: Evet, tam olarak bu konuyu açmak istiyorum. Bugün belki de ilk defa hiçbir kuralı olmayan bir dünyadayız. Peki kuralsız dünya ne demektir? Kuralsız dünya, güçlü olanın ve gücü yetenin istediğini yaptığı bir dünya demektir. Bu, sadece devletler arasındaki bir kuralsızlık değil daha sert ve daha etkili bir biçimde ulus devletlerin kendi içinde, gene aynı biçimde burjuvazinin, finans kapitalin klikleri arasındadır. Ve toplumsal yaşamın tüm gözeneklerine hakim ve gücü, gücü yetene zorbalığının yerleştiği bir dünyada yaşıyoruz.
Burjuva kapitalist devletler arasında yaşanan kan dökücülük, savaşlar, yıkımlar, kitlesel soykırımlar olarak önde görünüyor; ama arka planda, her geçen gün ve şiddetlenerek süren acımasız bir kuralsızlık ve güç dayatması, tüm dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları üzerinde sürdürülüyor. Milyarlara dönük, tüm insanlık üzerinde gücün dayatmasının sınırsız olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Kapitalist devletler, tüm kuralları çoktan çöpe attılar. İçeride dışarıda, doğuda batıda, tamamen güçlü olan hükmünü işletecek; geçmiş dönemin kurallarını veya geçmişe dönmeyi arzu edenler kaybedecek. Bir şeyler yaşandı ve geçti; ırmak tersine akmaz. Bunun gibi biz bir daha geçmiş dönemin, yani kapitalizmin ve burjuva uygarlığın modifiye edilmiş, tarif edilmiş dönemlerine geçemeyeceğiz. Bunun tüm devrimciler, komünistler açısından, tüm muhalifler açısından kavranması gerekir. Biz, kesin olarak söyleyebiliriz ki biraz “terbiye” edilmiş bir kapitalizme geçemeyeceğiz. Ya dünya işçi sınıfı, emekçileri, komünistleri bu gidişi tersine çevirecek ya da emperyalist yıkıcılık sonunda medeniyeti, beşeriyeti ve kainatı yok edecek.
Bir kısa ekleme daha yapmak istersem; işte bu koşullardaki dünyayı savaşlar belirliyor. Burayı da iyi anlamamız gerekiyor. Gelinen aşamada savaşlara birileri karar vermiyor artık. Tersine savaş atmosferi, tüm güçleri içine çekiyor. Bunu, bugünkü savaşta, güç zehirlenmesi ile bütün yeryüzüne posta atanların nasıl bir çaresizlik içinde olduğu ve sürüklendiğini, yani bir gücün ve bir sistemin yürümediğini kavramamız gerekiyor. Ayrıca bugünkü savaşın boyutları, sadece petrolle, Körfez’le, İran’la, İsrail’le, Amerika ile sınırlı değil. Dolaylı biçimde, şu veya bu boyutta, yeryüzünde var olan bütün güçler, bu savaşın tarafları ve ekonomik, siyasal, askeri, kültürel bütün alanları içine çektiği gibi bütün devletleri içine çekmiş bir savaşın içinden geçiyoruz diyebiliriz.
- Buradan belki şu konuya da girebiliriz. Bazı hareketler kapitalizmin içinde bulunduğu durumu varoluşsal kriz olarak değerlendiriyor. Varoluşsal kriz bir nevi kapitalizmin sınırlarına dayandığını ifade ediyor aslında. Burada sizin de çizdiğiniz çerçeve buraya mı tekabül ediyor? Geriye dönderilemez derken kapitalizmin artık üretici güçlerin gelişimini engellediği ve içine doğru çökeceğini mi söylemiş oluyorsunuz? Yoksa başka bir düzleme geçişin emarelerine mi işaret ediyorsunuz? Daha doğrusu kapitalizm, bu krizinden çıkabilir mi, çizdiğiniz çerçeve üzerinden bunu sormak istiyorum.
Ekrem Demirci: Ben ucu açık büyük mücadeleler dönemine, yeni devrimler dönemine geçileceğini düşünüyorum. Tüm devrim ve komünizm güçlerinin kaderci bekleyiş yerine devrimlere hazırlanması gerekiyor. Beklenmedik süreçlere, belirsizliklere gebe bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın yeni bir döneme geçtiğini, küresel olarak bütün yapıları ve dengeleriyle; ekonomi ve siyasetiyle, iç iktidarıyla devletlerin sarsılacağını ve tam olarak sonuçlarını bilemeyeceğimiz bir döneme geçtiğimizi düşünüyorum. Ya bir çıkış yapacağız ya da emperyalist yıkıcılık hükmünü yürütecektir. Burada kaderci bir yaklaşıma asla düşmeksizin çıkışı ancak dünya işçi sınıfının, emekçilerin, komünistlerin mücadeleleri belirleyecek diyebiliriz. Yani ucu açık bir süreçle karşı karşıyayız; çıkışımız da dünyanın yok oluşu da mücadelemize, treni raydan çıkarmamıza bağlı.
20-30 yıldır kesintisiz süren kitlesel ayaklanmalar tüm komünistlere devrim bilincini yeniden bayraklaştırarak 21. yüzyıl devrimlerine hazırlanmayı dayatıyor. Ayrıca kapitalizmin sonu ve komünizmin öngünü olarak tarif edilen pozitif değerlendirmelere de katılmıyorum.
Kapitalizmin sonu, komünizmin öngünü görüşü bir kısım Marksistler tarafından her tarafta dillendiriliyor, kendiliğindenlik eleştirilerine karşı bunun örgütlü ve iktidar mücadeleleriyle başarılacağını söylüyorlar. Bunun için geçmişin tekrarı değil yeni taktikler, politikalar ve örgütlenmeler öneriyorlar ama bu yeniliklerin hemen hepsi geçmiş kurum, kuram ve yapıların modifiye edilmesinden ileri bir şey söylemiyor.
Geçmiş yaşandı ve tarih oldu, tekerrür etmeyecek, bugün başka bir dünyadayız. Bu dünya çelişkilerin dünyasıdır. Güç patlamaları çelişkilerden doğar. Günümüz dünyasında; doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde, ileri ülkelerde geri ülkelerde milyarlarca insan öfkeden kuduruyor. Hep gözümüzün önüne baktığımız, ufka bakmayı unuttuğumuz için bu öfke denizini göremiyoruz. Milyarların öfkesi şimdilik isyanlar biçiminde tüm yeryüzünde kendisini gösteriyor; devasa boyutlarına rağmen bunlar henüz ön sarsıntılar olarak görülmelidir. Bu isyanlar, temel fayları harekete geçirirse dünya çapında 9-10 şiddetinde enerji birikiyor ve patlarsa atom bombası etkisinde patlayacak. Bu birikmiş öfkenin illa bizden yana ve egemenlere karşı harekete geçeceğini söylemiyorum. Devrim ve iktidar sorununa kendi gerçekliğimizi unutmadan bu perspektiften bakmamızı, bu cehenneme hazır olmamız gerektiğini söylüyorum. Sınıflar mücadelesinde kesinlemeler yanıltıcıdır, tarih her zaman insanların öngörülerinden çok daha karmaşık ve beklenmedik uçurumlara açıktır, devrim isteyenler uçurumlara bakmaktan korkmamalıdır.
- İlk sorumuzda, sanki milat olarak İran savaşını almışız gibi bir intiba çıkmış olabilir. Tabi ki öyle görmüyoruz. Gazze savaşı ve soykırımını yaşadı bu dünya. Gazze savaşıyla belirginleşen tabloyu siz daha önceki yazılarınızda dünyanın nazifikasyonu olarak değerlendirmiştiniz. Vahşet çağlarını andıran soykırım, emperyalist müdahale ve savaşlar serisinin bir devamı olarak yaşanan İran savaşıyla pervasızca işlenen savaş suçları üzerine ne söylemek istersiniz?
Ekrem Demirci: Evet bu söylediğiniz gibi İran savaşı ile başlamadı. Buna bir tarih biçebilir, şunla başladı bunla başladı diyebilir miyiz? Belki burada dünya Marksistleri ve komünistlerinin unuttuğu şeyleri hatırlayarak devam etmemiz gerekir. Bugün tüm kapitalist iktidarların gözükara kana susamışlığı ve soykırımcılığı yeni bir şey değil; ne birilerinin bireysel, psikolojik özellikleri ile açıklanabilir ne de bir akıl yoksunluğuyla. Bunu yaratan tam olarak kapitalist devlet ve sermaye egemenliğidir ve bu egemenlik bugün en güçlü dönemindedir. Çürümüş, ama bunu gizleyebildiğinden dolayı en güçlü dönemindedir. Buna o gücü veren Marksizmin devrimci tezlerini terk eden dünya soludur. Bugünkü, politik kudretsizliğimiz savaşı ve iç savaşı, dolayısıyla sınıf savaşlarını yani devrimleri ufkumuzdan çıkarmış olmamızdan dolayıdır. Bu kapitalizmi ve teknolojik gelişimini, üretimi, savaşlardan ve sınıf mücadelelerinin radikalliğinden ayırarak teorinin reformize edilmesine katkıda bulunmuştur. Marksizm, şiddeti, savaşları, iç savaşlar ve soykırımları sermaye birikiminden ayrı ele almaz, bunlar kapitalizmin ve sermaye birikiminin bir arızası değil, yapısal ve kurucu unsurlarıdır.
Kapitalizm sistem olarak hakimiyetini kurduğundan beri rekabetsiz, savaşsız, katliamsız var olamaz. Tüm devletlerin tarihine bakabiliriz; Amerika’nın tarihi kölecilikten, sömürgecilikten, yerli kırımından/soykırımından ayrı ele alınamaz. Daha doğrusu kapitalist uygarlığın ilk örneklerinin hiçbirisi Hollanda’sı, Fransa’sı, İngiltere’si, öbürleri hiçbirisi bu suçlardan ayrı ele alınamaz. Bunlar, bu sistemin genlerine işlemiştir ve en barışçıl en demokratik yüzüyle görüldüğü dönemlerde bile temelinde her türlü eşitsizlik, baskı ve sömürüyü barındırdığı için katliam ve soykırımlardan geri durmamıştır. Osmanlı bakiyesi TC’nin bir ulus-devlet olarak temelinin atılmasında kim 24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nın rolünü reddedebilir ki? Ya da 19 Mayıs 1919’daki Pontus Rum katliamının aynı zamanda TC’nin inşa oluş sürecinin bir parçası olduğunu kim görmezden gelebilir ki?
Kapitalizm ve savaş gerçekliği, savaş ve iç savaş gerçekliği yeni başlamadı sadece temelinde yatan bu özellikler, bu aşamada derinleşerek ve sistemin kriziyle daha da şiddetlenerek günümüzdeki hali aldı. Belki de bu bu yaşadıklarımızı, önümüzdeki dönemde birçok bakımdan arayacağız. Ve bu anlamda yeryüzünün nazifikasyonu belki de yeni başlıyor. Veya Gazze ile başladı ve derinleşerek devam ediyor diyebiliriz.
Çok daha tehlikeli silah ve savaş teknikleri geliştiriliyor. Adına “Maven” dedikleri proje, asıl olarak açık kaynaklardan elde edilen ve on binlerce analistinin tek başına işleyemeyeceği devasa miktarda bilgiyi topluyor ve bunları “ilgili nokta hedefler” veya potansiyel hedefler olarak tespit ve kayıt ediyor, kodluyor. Bu bilgilerin yüklendiği silah komplekslerini insanlar yönetmiyor, kararı yapay zeka veriyor. Bunlar, savaşın otomatiğe bağlandığı, özelleştirildiği ve adeta makinalar üzerinden yönetilen bir aşamayı gösteriyor. Şehirlerin, içinde yaşayanlarla yerle bir edilmesine, ne kadar yıkım ve kan döküleceğine, hiçbir vicdani duyarlılığı olmayan teknik hesaplar karar veriyor; öldürme daha etkili, hızlı ve verimli bir sektör haline geliyor. Ve bu, giderek tüm dünya devletlerinin savaş yöntemi haline geliyor. İşte tüm dünyanın Nazifikasyonu… Ve bütün bunlar gizli değil göz önünde yapılıyor; bu, Alman faşistlerinin gizli krematoryum fırınlarından çok daha ağır insanlık suçu değil mi?
- İran Savaşı’nın nasıl gelişebileceği ve sonuçlanabileceğine dair ucu açık da olsa bir değerlendirmeniz vardır herhalde. Olasılıklar biçiminde de olsa bu değerlendirmelerinizi paylaşabilir misiniz? Opsiyonlara göre yaşanabileceklere dair ne söylemek istersiniz?
Ekrem Demirci: Evet, bu sorunuza bir soruyla gireyim; acaba savaşan güçler, savaşan taraflar bu konuda net bir şey düşünebiliyorlar mı veya planlayabiliyorlar mı? İkincisi, dünyada bu savaşın yarattığı krize bir yön verecek veya kendi istediği doğrultuda yönlendirebilecek bir uluslararası güç veya güçler var mı? Ben olduğunu düşünmüyorum. Çok tehlikeli bir sürecin içindeyiz ama direksiyonda kimse yok; dünya ünlü sözdeki “freni parlamış kamyon” misali uçuruma doğru gidiyor.
Şimdi buraya gelişi, bugünü anlamak için, geçmiş sürece biraz göz atmak lazım. Aslında birçok tarih alınabilir. AB emperyalizminin başlattığı, sonra ABD’nin de katıldığı Yugoslavya’nın parçalanması sürecini bir tarih olarak alabiliriz. Bu devam eden süreç, 2008 krizi ile geri dönüşsüz bir biçimde nesnel bir temele oturdu. Burayı iyi anlamamız gerekir. Bütün Batı emperyalizmi dediğimiz ülkeler, finansal sermaye olarak, finans olarak büyüyor, ama üretim olarak geriliyor. Üretmeden büyüme nasıl oluyor, nasıl gerçekleşiyor? Devlet tahvilleri, hisse senetleri, fon ortaklıkları yeni ürün yaratmıyorlar. Bu kağıtlarla var olan zenginlikleri gasp etmiş oluyorlar. Bu zenginlikler, gökten aşağıya inmiyor; bunları dünyanın geri kalanında milyarlarca emekçi üretiyor. Kendi ülkeleri dahil dünyada üretilen tüm zenginliklere bu kağıtlarla el koyuyor, gasp ediyorlar. Kapitalizmin geldiği aşama budur ve bir dönemdir devam eden bu sistem tıkanmıştır.
Dünyanın geri kalanı dediğimiz küresel güney, Asya ve benzeri ülkeler, artık eskisi gibi sömürgecilik yöntemlerine boyun eğmiyorlar. Dünya üretimi bu ülkelerde yapılıyor, bu ülkelerden kaynak transferi yapılsa bile eski sömürgecilik dönemlerindeki rahatlıkla yapılamıyor. Bu anlamda, küresel güneyde eski rahatlıkta ve eski kapasitede, sömürüyü işletemedikleri için birbirlerine düştüler. Birbirlerinin zenginliklerine ve olanaklarına göz diktiler. Amerika, Grönland’ı, Kanada’yı istiyor. Bunu yeni bir politika; “Monreo Doktrini” olarak ilan etti.
Yenilenmiş veya 21. yüzyıl Monreo Doktrini, bir anlamda kudurgan Alman emperyalizminin Lobenstraum politikasını andırıyor. Bütün Amerika kıtasını ve Batı Avrupa’yı kendi “yaşam alanı” ilan ediyor. Arada bir fark var; Alman emperyalizmi yükseliyor, kabına sığamıyordu, ABD durdurulamaz biçimde gerileyen pozisyondadır. Hitler’in emrindeki Almanya, kısa zamanda tüm Avrupa’yı kendi arka bahçesi haline getirdi. Benzeri biçimde ABD emperyalizmi, tüm kıta Amerika ülkelerini ve Batı Avrupa’yı kendi etrafında birleşmeye, tabi olmaya zorluyor. Bunu isterseniz gönüllü yapın, isterseniz ben zoraki yaptıracağım, diye askeri gücünü dayatıyor. Görüldü ki bu politika yürümüyor; ABD emperyalizmi bırakalım tüm bu ülkeleri hizaya getirmeyi, kendi ülkesinde bile iç savaş boyutlarında çatışma yaşıyor. Buradan anlıyoruz ki, İran’a açılan savaş, aynı zamanda kendi ittifaklarına karşı bir hamleyi, gözdağı vermeyi kapsıyordu.
2024 yılındaki Amerika Ulusal Güvenlik Stratejisi iki şeyi söylüyordu: Bir, Rusya ve Çin’i büyük tehditler olarak hedefe koyuyordu. İki, dışarıya kaçmış olan sanayi şirketlerini, geri dönmeye teşvik ediyordu. ABD içindeki kavganın bir boyutunda bu çelişki yatıyor. 2026′ daki Ulusal Güvenlik Stratejisi, mevcut gücü, ittifakları ve ekonomik alt yapısıyla, Rusya ve ÇHC ile fiili kapışmaya hazır olmadığı için, bu hedefleri geri çekerek, ekonomik ve politik hazırlıkları öne alıyor. Bu belgede iki başlık öne çıkıyor: Birincisi, yeni Monreo doktrini ile kendi çöplüğü olarak gördüğü alanlarda hegomanyasını pekiştirmek; ikincisi, bütün kritik minerallerin, nadir elementlerin kontrolünü ele geçirmek ve enerji hatlarını ve üretim zincirlerini kontrol etmek. Son strateji belgesi bunları hedefliyor. Bunun ilk askeri adımları, Suriye’de atıldı; Suriye selefi çeteler üzerinden İran’a saldırıya açık hale getirildi ve bu hazırlık, İsrail ve TC ortaklığıyla yapıldı. Sonra, biraz da Siyonizmin ittirmesiyle sonuçları çok hesaplanmamış İran savaşı başladı. Savaşlar ve saldırganlık olmadan üretimden kopmuş, sanayisizleşmiş kupon ekonomileri devam edemiyor. Emperyalist batı, artık savaşsız elindeki o kağıt yığını halinde olan finansal değerlerle dünyadaki zenginlikleri gaspetmede zorlanıyor. ABD, mevcut haliyle Çin ve Rusya karşısında eski pozisyonunu korumasının mümkün olmadığını biliyor.
Dolayısıyla bu kuponlar üzerindeki zenginliklerini devam ettirmek için her zamankinden daha fazla saldırganlaşıyorlar. Sadece Amerika olarak almamak lazım, Avrupa emperyalistleri bütün katliamlarda ortaklar. Suriye’yi, Lübnan’ı, Gazze’yi, İsrail tek başına kana bulamadı, Batı ülkeleri denilen bütün ülkeler, istisnalar hariç, bu kanlı katliamların ortaklarıdır. Hep beraber acımasızca, kuralsızca ve pişkince bu katliamlara ortak oldular, hepsinin ellerinden bölgemizde katlettikleri insanların kanları akıyor.
- Buraya kadar söyledikleriniz üzerinden, neoliberal küreselleşmenin artık sonuna gelindiğini söyleyebiliriz. Neoliberal küreselleşme süreci ile birlikte, liberal sol cenah emperyalizm tanımını artık kullanmaz olmuştu. Emperyalist savaş ve rekabetin öne çıktığı bir dünya durumu ile birlikte yeniden emperyalizmin hatırlandığını, antiemperyalizme dönük vurguların arttığını görüyoruz. Siz de antiemperyalist mücadeleye vurguyu yapıyorsunuz. Opsiyonlara, bu savaşın nasıl sonuçlanabileceğine bağlı olarak dünyada yaşanabilecekler nelerdir, antiemperyalist mücadele bağlamında bu konuya belki tekrar dönebiliriz. Sizin bıraktığınız yerden de devam edebiliriz elbette. Ama savaşın seyri ile birlikte nasıl bir dünya ile karşı karşıya kalacağımızı değerlendirmenin de üzerinden atlamamak gerektiğini düşünüyoruz.
Ekrem Demirci: Bu somut konjonktüre, dünyanın da nefesini tutarak izlediği güncel politik gelişmelere geçmeden önce, bir küçük belirleme daha yapmak istiyorum. 20. yüzyıl her şeye rağmen ekonomik, siyasal, toplumsal bir takım kuralların, sosyolojik ve kurumsal yapı taşlarının üzerine oturuyordu. Bu statüko iki büyük savaş sonucu, ama sosyalist sistemin dayatmasının ürünüydü. Sosyalist sistemin çökmesiyle bu statüko dağıldı, azgın emperyalizmin önü açıldı. Bu süreç 21. yüzyılda tam bir depreme dönüştü; bütün taşlar, bütün statik yapılar sarsıldı, yer yerinden oynadı. Bugün her tarafta, tüm coğrafyalarda bunun etkilerini yaşıyoruz. Ekonomik, siyasal, ideolojik her düzeyde kaymalar ve altüst oluşlar devam ediyor.
Biz artık kaygan bir dünyadayız. Bir daha, kısa vadede önümüzde kuralları olan bir dünyaya geçmeyeceğiz. Bunu bir biçimde daha önceki soruları yanıtlarken de söylemiştim ama üstüne basarak anlamamız gerekiyor. Ne kadar sürer, hangi aşamalara gelir; bunlara da kısmen belli eğilimler olarak dokunacağız. Ama şunu net olarak görmeliyiz; kısa vadede yeryüzünde düzen tutmayacak, kurallı, kurumları olan bir dönem gelmeyecek, dünya kaygan bir zeminde savaşların, şiddetin daha yüksek biçimlerine sahne olacak.
Toplumsal gelişmelerde kesinlemelerin yanlış olduğunu söylemiştim; ama önümüzü görmek isteği ağır bastığından bundan kaçınamıyoruz. Bu söylediklerim illa yaşanır demiyorum; tarihte çokça görüldüğü gibi bir kıvılcımla, tüm kıtalarda total bir duygu yükselişi tetiklenir, kolektif bilinç patlaması ortaya çıkar. Tarihte bu tür gelişmeler, sayısız çoklukta yaşanmıştır. En çok bilinen; 1848, 1871, 1917 tarihleri benzeri, beklenmedik nefes alma, varlığını sürdürme tarzı çıkışlara hazır olmamız lazım. Emperyalizmin gerçekliği, ayın karanlık yüzüyse, milyarlarca emekçinin geleceğini arayışı ayın aydınlık yüzüdür. Dünya bu keskin zıtlık ve çelişkiler içinde kıvranıyor. Antikapitalist bir hattan kopuk olmayan antiemperyalist mücadele, bu çelişki yumağının üzerinde yükselecek; dünya işçi sınıfının, emekçilerinin önünü aydınlatacaktır.
- “Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır” sözü üzerinden bu savaşın devrimci bir analizini yaparsak, neler söylersiniz?
Ekrem Demirci: Biraz önce söyledim, savaşın içindekiler, tarafları, biliyor mu ki, savaş nasıl sonuçlanacak? Veya nasıl sonuçlandıracakları konusunda muktedirler mi; buna muktedir dünyada bir güç var mı? Bütün bunlar yok. O zaman biz bu savaşa, taraflardan dışarıya yansıyanlar üzerinden ve tarihsel bellek üzerinden belli değerlendirmeler yapmak durumundayız. Bir masa kuruldu fakat hemen çözülecek bir sorun olmadığı için, hep beraber ikinci masanın toplanmasını bekliyoruz. Buradan bütün dünyanın beklentisi; hatta İran yok edilsin, iyice işlemez hale getirilsin diyen Suudi Arabistan bile Amerika’ya savaşı durdurun, barış yapın diye başvurmuş. Ayrıca savaşta ve o masada sadece Amerika ile İran yok, dolaylı bir biçimde Rusya ve Çin başta olmak üzere herkes var.
İsrail zaten masanın bir tarafında. Savaş öyle bir duruma geldi ki, bir anlamda ABD ve İsrail “Dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan oldular”. Bir bütün olarak Rusya’nın güneyini kuşatmak, Çin ekonomisinin hayat damarları olan enerjiyi kontrol altına almak ve ticaret yollarını kendi kontrolüne almak, Avrupa’yı da terbiye etmek ve bütün dünyaya güç gösterisi için girdiği bu savaşta, Amerika ve İsrail yalnız kaldı ve tıkandı. Bütün yeryüzünde “cinler şişeden çıktı”. Emperyalist sistem ve ittifaklar, allak bullak oldu. Dünya ekonomisinin bütün sektörleri de allak bullak oldu.
Hiç yanılmamamız lazım, Trump Amerikan sisteminin bir yaratığıdır. Amerikan sistemi, eğer bütün dünyadan doların dünya parası olması ve finans spekülasyonu üzerinden zenginliklere el koymazsa, sistem çoktan iflas edecek. ABD, kendi ekonomisini, askeri giderlerini borçla finanse ediyor. Bugünkü zenginliği yanıltıcı olmamalı; gayrimenkul projelerini ve yatırımları da borçla finanse ediyor. İç ve dış bütçesini ve ödemeler dengesini korumak için ABD, devlet tahvilleri, menkul kıymetleri ve altın rezevrlerini satmak zorunda kalacak. Dolayısıyla sistem, bu pozisyonunu korumak için tüm dünyada hegamonyasını pekiştirmek zorunda. Bu iş için Trump’ı savaşa ittiler ama sonuç ortada.
NATO ittifakı içinde çatlak büyüyor; içerde Trump’ın arkasındaki ittifak da çatladı. Emperyalist kampta çok ilginç gelişmeler yaşanıyor; İspanya’dan sonra İtalya da ABD’ye açıktan tavır aldı. Meloni, Trump’ı beklenmedik sertlikte eleştirmekle kalmadı, İsrail’e silah sevkiyatını kesin olarak durdurduğunu açıkladı. İspanya ve İtalya düzeyinde açık olmasa da tüm AB ülkelerinden farklı sesler çıkıyor. ABD’nin ve İsrail’in hilafına Macaristan seçimlerinde Orban kaybetti. Ama bence en önemlisi batı ittifakı içinde İngiltere’nin Amerika ile ters düşmesi. Bu bir ilk diyebiliriz ve ilkler önemlidir. İki ülkenin pozisyonunda, daha önce de başka sorunlarda bir takım farklılıkları oldu; ama bu düzeyde değil. NATO içinde, Avrupa’da ve dünya siyasetinde İngiltere, çok net biçimde Amerika’ya hayır, öyle değil böyle diye tavır koyuyor. ABD’nin Hürmüz’ü ablukaya alması sonucu İran’ın da Hürmüzü kapatması üzerine İngiltere, AB ülkeleri dahil 30 ülkeye Hürmüz sorununu çözmek üzere çağrı yaparak, ABD’den ayrı bir inisiyatif gösterdi. ABD ve İsrail’in pervasız hoyrat saldırganlıkları dolayısıyla Avrupa ülkeleri dahil birçok Batı ittifakı ülkesi, yüzünü Rusya ve Çin’e doğru dönüyor.
Savaşın öbür tarafına bakarsak; İran, ABD ve İsrail’in hiçbir kural tanımayan yıkıcı saldırılarına, kimsenin beklemediği düzeyde, dirayetle direniyor. Hem 12 günlük savaşta hem sonrasında bütün üst yapılarını, yönetimlerini, her şeyini; bir ülkeye yapıldığında ayakta kalamayacağı biçimde yok ettiler. Ama İran, hem politik hem askeri olarak ve daha önemlisi halk olarak direnişini sürdürüyor. Ayrıca düşmanın tüm saldırılarına hazırlıklı olduğu görülüyor; hem katledilen siyasi ve askeri liderlikleri yedeklemiş hem de idari ve askeri düzeneğini ülke geneline yayılmış bir şekilde, otonom bir yapıda yeniden örgütlemiş. Molla rejimi daha başından beri ABD ve siyonist İsrail’in muhtemel saldırısına ve merkezi bir darbeye hazırlık için, siyasi ve askeri merkezileşmesini bir savaş durumunda yerellere doğru dağıtarak, her eyaletin özerk ve otonom hareket edebilme kabiliyetini geliştirdi. Bu hazırlığın sonucu olarak, son savaşta merkezi yapısına dönük aldığı onca darbeye rağmen direnişini sürdürebildi.
Öte yandan her geçen gün biraz daha açığa çıkıyor; el altından Rusya ve ÇHC her alanda, İran’a desteklerini sürdürüyorlar. Rusya’nın, Ukrayna ile girdiği savaşta İran’dan gördüğü drone desteğine karşılık olarak, İran’ın füze imalatına daha gelişkin teknolojik destekle karşılık verdiği anlaşılıyor. Çin’in bir seneyi geçen bir zamandır, uydu destekli, kendi iletişim düzeneklerini, telekomünikasyon sistemlerini kurduğu biliniyor. Çin’in İran’a bu yönlü verdiği destekle, İran üzerindeki İsrail ve ABD denetiminin zayıflattığı, İran’ı onların denetiminden ve kontrolünden çıkardığı söyleniyor. Hatta tersinden İran’a onları denetler ve izleyebilir teknolojik düzey kazandırdığı iddialerı da var. Nitekim, ABD’nin bölgedeki askeri üslerine ve İsrail’in en hassas yerlerine nokta atışlarla çok etkili vuruşlar yaptı. Yedi ABD uçağını düşürdü, üslerindeki gelişkin radar sistemlerini vurarak etkisizleştirdi ve İsrail’in Demir Kubbesini delik deşik etti. Bunlar beklenmeyen askeri ve taktik yetenekler olsa da bunların askeri olarak çok önemi yok; ABD ve İsrail, İran’a çok daha büyük yıkım yaşattılar. İran, dünya haydudu ABD ve desteğindeki şımarık siyonist İsrail’e en büyük darbeyi dünya çapında direnerek önlerini kesmekle vurmuştur; büyük ve küçük her iki haydutun, yenilmez veya engellenemez, önlerinde durulamaz görüntülerini yerle bir etmiştir.
Karşılıklı ateşkes kararından sonra Hürmüz’den geçecek gemileri gümrük vergisine bağlayarak Hürmüz’ü açtı. Bu resim ABD’nin yenilgisi olarak okunduğu için birkaç gün geçmeden, bu sefer Hürmüz’ü, ABD ablukaya aldı ve geçişleri engellemeye çalıştı. Yine Pakistan’da ABD-İran arasında yapılan ilk tur müzakere, İran’ın ABD’nin dayatmalarını reddetmesiyle sonuçsuz kaldı. Tekrar toplanacak masadan ne sonuç çıkar bilemeyiz; ama gelinen aşamada bu savaşın kazananı olmayacak, zira bu son raunt değil. ABD’nin kazanması için İran’ın yenilmesi ve teslim olması gerekir, bunun olmayacağı açıktır. Ayrıca İran teslim olsa bile yetmez; bir bütün olarak ABD karşıtı cephenin teslim olması olanağı yok. Rusya güneyden kuşatılmasına, Çin her yerde hayati damarlarının kesilmesine sessiz kalamaz.
Tekrar vurgulamış olayım, savaşın kazananı olmayacaktır. Kazandım diyen (her iki tarafta bunu iddia etmek zorunda) Pirüs zaferi kazanmış olacak. Ayrıca bu savaşın gelinen aşamada tam olarak sonuçlanması mümkün değildir. Her iki taraf açısından da geçici bir anlaşma olabilir. Ama daha büyük, daha genişlemiş bir savaşın hazırlığına doğru giden bir dünyada olduğumuzu bilmemiz gerekir. Karşı cephe, daha doğrusu batı emperyalizmi ve siyonizm, bütün dünyada olduğu gibi batıda da en güçlü merkezlerde bile gerilemiştir. Aynı zamanda batı cephesi kendi içinde parçalanmıştır. Trump Amerika’da daha ne kadar iktidarda kalabilir, bilinmez. Ama, Amerikan sistemi kendi yaratığı olan Trump ve milyonlarca gerici tabanından nasıl kurtulacaktır? Bu, para, lümpenlik, sapıklık ve kutsallık bulamacı Epstein koalisyonudur. Her şeyden önce ABD, sarsılan gücü ve prestijini nasıl telafi edecek?
İran’ın daha kazançlı çıktığı koşullarda, iç siyasette ne tür gelişmeler yaşanır? İkincisi şu anda çok büyük, tahammül ve tahayyüllerin ötesinde yıkılmıştır İran. Bütün altyapısı, zaten sorunlu olan zar zor devam eden enerji ve üretim altyapıları imha olmuştur. Ulaşım yollarını vurdular. Sermaye meselesi de değil sermaye bulsalar bile 20 yıl içinde yeniden toparlanmaları zor. Bu anlamda sadece kanlı bir diktatörlük değil aynı zamanda çürümüş rüşvetçi, soyguncu, din ve paranın ve her türlü hilenin karmaşıklaştırdığı bir iktidar mekanizması, büyük bir bürokrasinin ve binlerce yıllık devlet geleneğinin olduğu bir sistem; ama çürümüş bir güç olduğunu anlamamız gerekir. Bu anlamda evet güçlendiğini kabul edebiliriz; fakat meşruiyetini ne kadar tamir edip kazandığı hakkında bir şey demek zor.
Her iki taraf da propagandif olarak hiçbir şey kazanmasalar da “biz kazandık” demek zorundalar. Ama İran açısından ayakta kalmak, bütün dünya açısından bir onur ve başarı olarak görülüyor. Bu, devletin ve molla rejiminin kazanımı olarak ele alınabilir. Ancak bu başarıyı devlete, mollalara yazmak tam gerçeğe uymaz; bu direnişin asıl sahibi, İran halklarıdır. Ama daha sonraki süreçte neler yaşanacağını bilemeyiz.
- Savaşın bir de halklar boyutu var. Her savaşın aynı zamanda halklar nezdinde nasıl bir yansıması olduğu değerlendirilmelidir. Halklar bu savaşın neresinde?
Ekrem Demirci: Evet tabi ki, bu savaş en başta emekçilere karşı, tüm dünya emekçilerine karşı açılmış bir savaştır. Aynı zamanda, ABD emekçilerine karşı da sürdürülen bir savaştır. Ve dünyanın tüm işçi ve emekçileri bu savaşın maddi ve moral etkilerini ciddi biçimde hissediyorlar; ama bir adım sonra, zamlar, hayat pahalılığı, vergiler ve asıl gıda kıtlığı olarak etinde kemiğinde hissedecekler. Bu savaştan en çok etkilenen ülkelere kıyasla Türkiye, enerji kaynaklarına yakınlığından dolayı daha az etkilemesine rağmen, krizin bütün yükünü emekçilere yıkarak, yoksunluğu ve yoksullaşmayı daha da derinleştirdi.
Bir diğer açıdan, savaşın dünya halklarında ideolojik, politik, düşünsel ve moral olarak anti-emperyalist bilinç sıçraması yaşatacağı açıktır. Bu savaş, büyük güçlerin tüm acımasız katliamları, tekellerin kontrolündeki medyanın çarpıtmalarına rağmen en çıplak biçimde kitlelerin gözü önünde yaşanıyor. Amerikan halkı dahil olmak üzere, halkların bu canavarlıkları onaylamadığı çok açıktır. ABD’de geçtiğimiz günlerde üç bin küsur merkezde 8 milyon kişi bizzat savaşa karşı çıkarak, savaş karşıtlığı ve Trump karşıtlığı (ikisi aynı şey) ile sokaklara döküldüler. Ayrıca dünya halkları nezdinde bu yapılanların ve yaşanılanların kabul edilecek bir tarafı olamaz. Dolayısıyla bu kanlı savaşın bütün ülkeleri ve bütün halkları etkilemediğini, onlara bir şey söylemediğini, onlara tehdidi ve tehlikeyi göstermediğini emperyalizmi ve siyonizmi teşhir etmediğini düşünemeyiz. Savaşlar, insanlığın hafızasında her zaman büyük yaralar açmıştır. 20. yüzyıldaki her iki büyük savaş dahil, Vietnam savaşı ve dünya kamuoyunu etkileyen bütün savaşlar, şu veya bu biçimde kitleleri çok yönlü etkilemiş ve eğitmiştir.
Başta Vietnam olmak üzere tüm haklı savaşlar, tarih boyunca, hiçbir zaman ve hiçbir yerde mahkum edilememiştir. Amerika ve Fransa dahil tüm sömürgeciler, kendi halkları karşısında bile sömürge savaşlarını savunamıyorlar. Vietnam mücadelesi hala kahramanlık ve direnişçilikle, Amerika ise haydut ve zorba, katliamcı olarak anılmaktadır. İnsanlığın kolektif hafızası bugünkü canavarlıkları da nefretle kaydedecektir.
Bütün dünyada emperyalizme ve siyonizme karşı çok büyük bir nefret yükseldiğini görüyoruz. Bunu net olarak, ırkçı faşist Türk medyasından da görebiliyoruz. ABD ve Trump iktidarıyla el altından daha önce Yemen’e saldırıyı desteklediler; sonrasında Suriye’nin selefi çeterle ittifak halinde yıkılarak İsrail’e teslim edilmesinde baş rolü oynadılar; Lübnan’da Hizbullah’ın teknik savaş hileleriyle budanmasını sevinç çığlıklarıyla karşıladılar. Bütün bunlar, emperyalizmin ve siyonizmin İran savaşına hazırlık adımlarıydı ve hepsinde TC devleti suç ortağıdır. Bugün ise tüm dünya kamuoyunda ve içerde yükselen ABD ve siyonizm nefreti sonucu, bugüne kadar ki bütün iki yüzlü kirli rollerini unutturmak için Gazze, Lübnan ve İran’da yaşanan katliamlara timsah gözyaşları döküyorlar. Aynı anda arkada fırsat kollayıp, el oğuşturarak kanlı bulamaçtan pay kapmaya hazırlandıkları kesindir.
- Bu işgal ve kanlı savaşı, İran halkları açısından nasıl değerlendirebiliriz?
Ekrem Demirci: Bu savaşta İran meselesi ve İran halkının durumu, çok boyutlu olarak yaklaşmamız gereken bir sorun. Bu azgın emperyalist saldırıya rağmen İran halkının mollalarla ve molla rejimiyle barıştığını düşünmüyorum. İran halkının, kendi ülkesini savunma güdüsü öne çıkmıştır ve mollalarla olan çelişkileri, savaş süresince ikinci plana düşmüştür. Daha büyük düşmana karşı kendi iç düşmanlarıyla olan çelişkisini geriye çekmiştir. Bu savaşta İran’da devrimci tavır, sömürgeci ve işgalcilere karşı ulusal ittifak örnekleriyle benzer yanlar taşısa da tam denk düşmez. Yine Japon işgaline karşı Mao’nun Çan Kay Şek’le işbirliği politikası da tam uyuşmaz. Tarih tekerrür olmadığı için daha önceki tarihsel deneyler, öğretici örnekler olsa bile aynen taklit edilemezler. Daha eski örneklerde sömürgecilere karşı savaşlarda ülke devrimcileri en ön cephede yer almış ve işgalcilere karşı ulusal kurtuluş savaşını devrimci bir hatta yürütmüştür. Sömürgecilik sisteminin çöküş dönemi savaşlarında Sovyetler Birliği’nin desteği ve dünya devrim güçlerinin desteği ile komünistler, bu savaşlarda öncülük için mücadele etmiştir. Vietnam benzeri birçok yerde ulusal kurtuluş savaşı, bizzat komünistlerin öncülüğünde başlatılmıştır. Daha önce yaşanmayan, tarihsel ve çok özgün bir gelişmeyle karşı karşıyayız bugün ve benzer koşullarda komünist tavrın nasıl olması gerektiğini somut pratik üzerinden daha zenginleştireceğiz.
Molla rejiminin karakterini, halk düşmanı yüzünü unutmadan, Amerika ve İsrail’in kazanmasının sadece bölge açısından değil bütün insanlık açısından son derece tehlikeli ve zararlı bir süreç olacağı için amasız ve fakatsız İran’ın kazanmasından yanayız. İran’daki Batı hayranı Şah yanlısı küçük bir azınlık dışında tüm İran halkları, emekçileri, siyasal hareketler, emperyalist ve siyonist saldırılara karşı, gücü ve etkisi oranında tavır koymuştur. İlerici ve devrimci güçler, ülkesini korumak için işgalci emperyalizme karşı tavır almıştır. Dünyanın bütün ilericileri de bu konuda İran halklarının yanında emperyalizmin ve siyonizmin yenilgisinden yana tavır almıştır.
İktidarın durumunu da daha ayrıntılı değerlendirmek gerekir. Bu savaşta gösterdiği direnç ve kararlılık, molla iktidarına büyük moral kazandırdı, onun kendi tabanını motive etti. Molla rejimi, bu savaşta gösterdiği dirençle belki rejim karşıtı olan bazı kesimleri yeniden kazanmış ve bir anlamda iktidarını güçlendirmiş olabilir. Ama bütün bunlar, rejimin İran halklarının çoğunluğuyla olan çelişkisini ortadan kaldırmaz. İran’da devlet aygıtı hep güçlüdür; ama her dönem, çok güçlü halk direnişleri de eksik olmamıştır. Molla iktidarı, devlet aygıtlarına, bürokrasiye, ekonomi ve güvenlik kurumlarına ideolojikleşmiş bir güç olarak derin biçimde yerleşmiştir. Bugün de İran’da devlet aygıtı çok güçlü ama çoğunluk açısından meşruiyeti tartışmalıdır.
Bu savaş, İran’ın iktidar içi dengelerinde köklü sarsıntılar yaratacaktır. En başta dış ve iç savaşlarla dini aristokrasi ve askeri kliklerin ideolojik ortaklık ve iktidar bölüşümü temelinde ve “Bazar”ın desteğinde bugüne gelen güçler dengesinde savaşla birlikte köklü değişimler yaşanmıştır. Bazar meselesi önemli; Bazar, Şii ideolojisi temelinde tüm İran şehir ve kasabalarını örümcek ağı misali saran ticaret burjuvazisidir ve Molla iktidarını destekleyen en etkili, kitlesel ve örgütlü güctür. Şahı yıkan İran devrimini mollar, tüm devrimci komünist güçleri bu Bazar’ın desteğiyle ezerek çalabilmiştir. Ancak savaştan hemen önce başlayan ve kanlı biçimde bastırılan son ayaklanma ise Bazar’ın sokaklara çıkmasıyla başlamıştır. Bu bakımdan Bazar’ın sokaklara çıkması, İran Molla iktidarındaki aşırı yıpranmayı göstermektedir.
Bugünkü İran, elbette savaş öncesi İran değildir; en başta iktidar eliti baştan aşağıya değişmiştir. 12 günlük savaşta iktidarın tüm yüksek askeri komutası, özel kuvvetler, istihbarat birim başkanları, devlet bürokrasisinin ve mollaların önde gelenleri öldürülerek tasfiye edilmiştir. 28 Şubat’ta dini rehber Hamaney dahil 40 kadar askeri, ulema ve bürokrasinin tepesindeki iktidar eliti tasfiye edilmiştir. Bu köklü değişimler ne olacak, iktidar ayakta ve çok başarılı olarak savaşıyor denilerek geçiştirilemez; 40 yılı aşan manevi otoritesi ve yönetim deneyi olan koalisyon çözülmüştür. Bu konuda, Türkiye üzerinden bir kıyaslama yaparak değerlendirirsek; Tayyip ve Bahçeli dahil tüm tepe yöneticiler, TSK komuta kademesi, MİT ve emniyetin tüm tepesinin gittiğini düşünelim, yerine gelen aynı iktidar olmaz. İran’da yeni ve genç bir kuşak, koşulların zorlamasıyla beklemedikleri gelişmelerle ve savaş koşullarında kendisini iktidarda bulmuştur. Bu köklü değişim, iktidar içi dengelerin yeniden kurulmasında, değişik güçler ve değişik çıkarlar üzerinden iç gerilimlere ve sürtünmelere gebedir. Ayrıca İran halk kitleleri ve emekçi sınıfları, ilerici güçleri, kadınları, gençleri, eski iktidarın yeniden tesisine rıza göstermeyecektir. Sanayisi, enerji hatları, santralleri, önemli tüm tesisleri, ulaşım hatları ve tüm alt yapısı yıkılmış bir ülkede kitleler, yaşamlarını sürdüremez durumla karşılaşacaktır. Yeni iktidar elitinin elinde bütün bu sorunları bir anda düzenleyecek sihirli değnek yok. Savaşın geçici durması ve daha şiddetli devam etmesi ihtimallerine göre bu sorunlar ağırlaşarak devam edecektir.
İran için söyleyeceğim, molla iktidarı bu savaşta her anlamda etkili askeri taktikler geliştirmiş ve büyük bir direnç göstermiştir. Ayaklanmalar dönemi düşünüldüğünde daha da güçlenmiştir, ama meşruiyeti kazanmış mıdır? Mesela kadınlar arasında meşruiyetini kazanmış mıdır; gençler içinde meşruiyet kazanmış mıdır; Kürtler açısından meşruiyetini kazanmış mıdır; Beluci halkı açısından meşruiyetini kazanmış mıdır ve son 5 yılda dört büyük ayaklanmada binlerle ifade edilen ölümlerle sonuçlanan kendi Fars ve Azeri halkı açısından, katliamdan geçirdiği halklar açısından meşruiyetini ne kadar kazanmıştır bu tartışmalı bir şeydir.
- Ek olarak belki Yahudi toplumu açısından da savaşın etkisi ele alınabilir. Öte yandan İsrail halkının çoğunluğunun yerleşimci-işgalci gerçekliği ve bölge halklarına karşı tutumu hepimizin malumu. Bunlar, İsrail’in varoluşu ile bölge halklarının katledilmesini aynı denklem içerisinde görüyor. Tam da bu yüzden belki İsrail halkında güçlü bir savaş karşıtlığı beklemek ham hayal olur. Yine de İran savaşının İsrail’in iç dinamiklerini nasıl etkileyeceği üzerine ne söylemek istersiniz? Orada nasıl bir kırılma yaşanabilir?
Ekrem Demirci: Yahudi toplumu gerçekten yüzyıllara dayanan bir horlanma, aşağılanma, ezilme ve en son jenosidi yaşamıştır. Çok büyük acılar yaşayan, yüksek değerleri ve yetenekleri taşıyan bir toplumdur ve gerçek anlamda bir soykırım yaşamıştır. Ama yaşadığı soykırımı unutan bu topluluk, içinden çıkan siyonistleriyle kendi soykırımcılarını geride bırakmıştır. Aslında bu yeni bir şey de değildir. 1948’den beri, şu anda Lübnan’da yaptıklarını yapıyorlar. İran’da vurdukları köprüler, sanayi tesisleri, enerji hatları bir yana pervasızca evleri, okulları, camileri vuruyorlar. Yıllardır kesintisiz Batı Şeria’da yaşayanların evlerini başlarına yıkarak, kendileri yerleşiyorlar. İsrail halkı, Gazze’nin yakılıp, yıkılmasına düşük düzeyde olsa da muhalefetini sokaklara çıkarak gösterdi, Lübnan’daki savaş suçlarına da tepki gösteriyor, ama İran savaşına yüzde seksen destek veriyor.
Bütün dünya halkları, Yahudi halkını yaşadığı tarihsel haksızlıktan dolayı yüksek bir yere koydu. Dünya ilerici güçleri, bir daha kılına zarar gelmesinden imtina edercesine sahiplendi, Nazileri lanetledi. Devletler, halklar, değişik sistemler, ırkçı, dinci faşist eğilimler dışında farklı siyasi eğilimler, manevi olarak Yahudi halkı üzerinde bir nevi koruyucu kalkan oluşturdu. Siyonistler bu ayrıcalığı ve desteği en kötü biçimde istismar ettiler. İsrail’in iki büyük gücü var; bir, dünya finans gücü ama ondan daha güçlü, bütün dünyanın üzerinde titrediği manevi bir koruma kalkanıyla sarmalanmıştı.
İsrail devleti, ilan edilmesinden kısa bir zaman sonra Filistin halkına yaptıklarıyla haklılığını çoktan kaybetmişti. Dünya sermayesinde etkili Musevi finans devlerinin ve bunların kontrol ettiği medya gücü ile kan dökücülüğünü ve her türlü insanlık suçlarını gizleyebiliyordu. Gazze’den sonra İran ve Lübnan’da yaptıklarıyla siyonizm bütün dünya hakları nezdinde bu koruyuculuğunu kaybetti ve dünya halkları siyonizmi mahkum etti. ABD’de ilk defa Filistin’i destekleyenler, İsrail’i destekleyenlerden öne geçti. Fransa başta olmak üzere Gazze’deki katliamları eleştirmeyi anti- semitizm olarak suç sayan yasa tekliflerini geri çektiler. Bu siyonist sermayenin kölesi hükümetler, vicdana gelip bu adımı atmadılar; kamuoyunda yükselen İsrail karşıtı tepkiden korkarak yaptılar. Siyonizm en güçlü olduğu koruyucu kalelerinde sarsılıyor; siyonizmin gerçek yüzünün görülmesi, aynı zamanda emperyalizmin teşhiridir; emperyalizmin en iğrenç biçiminin, siyonist emperyalist ittifakının teşhiri dünya halklarına bir kazanımdır.
Komünistler, hiçbir koşulda tüm tiksinti verici katilliklerine rağmen bu ağır suçları İsrail halkının tümüne maletmediler. Yahudi halkının imhasını, yok edilmesini, böylesi ırkçı ve soykırımcı yaklaşımları savunmadılar. Bugün de bizim düşmanımız Yahudi toplumu değildir, dünya finans kapitali ve siyonistlerdir. Dünya siyonist sermayesini Batı emperyalizminden ayrı göremeyiz. İsrail en gelişkin silah desteği ve askeri eğitimlerle, yetmedi doğrudan askeri güçle desteklenmiş, batının ileri karakoludur. Bugün bu yanıyla teşhir olmuştur. Şunu anlamamız lazım, nasıl Hitler’in geleceği olmadıysa, bütün yıkılan diktatörleri göz önüne getirdiğimizde, siyonizmin ve ABD’nin de geleceği yoktur. ABD, bundan sonra artık dünyanın efendisi değildir. Hala daha finansal ve doların dünya parası olması ve askeri gücü ile çok güçlüdür. Hem kendi içerisinde hem dünya kamuoyunda hem de ittifakları içinde bu İran rezaletinden sonra eski konumunu devam ettiremeyecektir.
- Şu an ikinci kez müzakere masasına oturmanın hazırlıkları yapılıyor. Bu ikinci görüşmeden nasıl sonuçlar çıkabilir? Bunun üzerine belli tartışmalar yapılıyor. Burada her koşulda yaşanacaklar, opsiyonlara göre olabilecekler nelerdir? Önümüzü görebilmemiz için neleri öne çıkarmamız gerekir?
Ekrem Demirci: Savaşın nasıl biteceğini veya ne tür sonuçlar doğuracağını tam olarak bilmek olanaksız ama ihtimallere göre bazı tespitler yapılabilir. Bu savaşın kazananı olacak mı? İran–ABD– İsrail savaşıyla tırmanan gerilim, yalnızca bölgesel bir boyutta bir sorun değil, dünya jeopolitiğinin dengelerinin ve küresel ekonomik sistemin temel parametrelerinin yeniden kurulacağı bir kırılma noktasıdır. Bundan dolayı bu savaş, küresel bölüşüm kavgasının son raundu değil, yeni ve daha yüksek bir boyuta sıçramasıdır. Bu özgünlüğünden dolayı bu aşamada bu savaşın kazananı olmayacak. Aynı biçimde her iki taraf da bu savaşı kaybetmiş olarak terk edemez. Her iki taraf da bu savaşta kaybetmeyi kaldıramaz; ama her iki taraf için de kazanma şansı olmayan bir ortam var. ABD bu savaşı kazanamaz ama başarısız, istediklerini elde etmemiş, kaybetmiş olarak geri de dönemez. İran da aynı biçimde bu aşamadan sonra geri çekilemez, geri çekilen rejim, yerle bir olmuş ülkede iktidarını sürdüremez. En azından uluslararası güvenlik garantisi (Bugünkü dünyada herhangi bir teminatın ne kadar garantisi olur? Bu konuda her tarafta ÇHC’nin adı geçiyor) ve tüm yaptırımlar, ambargolar kaldırılmadan vb temel beklentileri karşılanmadan anlaşma yapamaz.
Savaşta İsrail’in etkisi üzerine binbir türlü yorumlar, rivayetler yapılıyor; Epstein dosyaları üzerinden Trump’a şantaj iddialarından, Netanyahu’nun ABD ziyaretinde İran hakkında verdiği dosyalarla yanıltmasından, Cumhuriyetçi Parti ve Saray’da etkili Evangelist etkisine kadar iddialar gırla gidiyor. Bu iddialar konusunda çok şey söyleyecek durumda değiliz ama dünyanın en güçlü devletinin bu tür zırvalıklarla anılması, bunların gerçek olup olmamasından daha önemli ve çürümenin boyutlarını göstermektedir. Bu iddialar aynı zamanda İsrail’in, ABD üzerindeki ve bu savaştaki etkisini gösteriyor. İsrail bugün yürüttüğü savaşları kutsal görev olarak görüyor, bundan dolayı bu savaşı sonuna kadar sürdürecek. Çünkü bu savaş, tanrının emri; Netenyahu’un başkanlığındaki mevcut İsrail koalisyonu buna inanıyor. İsrail toplumunda buna inanan geniş bir kesim var ve onlar için bu savaşta yenilmek yok, tanrının yanlarında olduğuna ve “Vadedilmiş Topraklar” için kutsal savaş verdiklerine inanıyorlar.
Bu girdaptan çıkış ABD için daha zor, ABD’nin ve Siyonist ortağının yapabileceği biraz daha yıkım ve daha fazla İranlı öldürme, katliam yapma dışında bir kazanma olanağı yok. Bu durumda her ikisi birbirinden tehlikeli iki yol kalıyor; kara savaşını göze almak, İran’ı işgale girişmek veya nükleer silah kullanmak. Emperyalist ve siyonist gericilik kendilerini de yok edecek bu çılgınlığı yapabilir, her ikisi de nükleer silah kullanabileceklerini açık ilan ettiler. Nükleer silahın her şeye rağmen en son aşama olacağını; ama ihtimal dahilinde olacağını bilerek kara savaşının değerlendirilmesine geçebiliriz.
Amerika’nın bir kara savaşında hiç başarı şansı yok, bunu en somut Gazze’den görebiliriz; daha güçlü değil ama daha sofistike teknolojiye sahip olan İsrail, halı bombardımanlarıyla, fosforlu bombalarla Gazze’yi yerle bir etti. Ve devamında mekanize tugaylarla işgale kalkıştı; üç yıla rağmen hala teslim alamadı. İran gibi koca bir coğrafyada ne yaparsa yapsın Amerika’nın hiçbir koşulda başarı şansı yoktur. İran Afganistan’dan daha büyük ve daha sert bir coğrafya; Kazbek, Elbruz ve Zagros dağları boydan boya uzanıyor. Buna, hiçbir koşulda teslim olmayacak İran halklarını eklediğimizde, ABD’nin yapacağı bir kara harekatı, Afganistan’dan beter bir hezimete uğrayacaktır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası, ABD’nin ülkelere içerden müdahaleler, faşist askeri darbeler dışında tartışmalı Kore Savaşı ve Küçük Grenada işgali dışında başarılı olduğu bir kara savaşı yok. İran’a yönelik bir kara savaşının en küçük bir başarı şansı yok. Sekiz yıllık İran-Irak savaşının arkasında da ABD, hatta tüm NATO ülkeleri vardı; ama İran’ı teslim alamadılar. Bu sekiz yıllık savaşta en iki yüzlü ve çıkarcı tavrı TC devleti oynadı. İran devriminden hemen sonra cunta medyasında, şiddetli bir İran düşmanlığı başlatılmıştı. Bu dalgalar halinde günümüze kadar devam etti. TC devleti, sol içinde görevlendirdiği güzide istihbarat elemanı Uğur Mumcu dahil, ilerici bilinen birçok aydın ve profösöre dönük siyasi cinayetleri, kendisi işlediği halde İran’a yıkmaya çalıştı. İran Devriminden hemen sonra İran düşmanlığını İran-Irak savaşı boyunca da sürdürdü ama aynı zamanda her iki ülkeyle de ticaretini artırarak yüksek karlar elde etti.
Bugün ABD’de İran’la savaşa itiraz eden generallerinin çoğu, görevden alındı. Emekli bir general, “bizi Vietnam’dan beter bir hezimet bekliyor”, dedi. Daha dikkat çekici bir açıklamayı ABD Dışişleri Bakanlığı’nın eski özel kalem müdürü emekli Albay Lawrence Wilkerson yaptı: “İran’a bir milyon Amerikan askeri gönderirseniz, beş yıl içinde ya öldürülürler ya da esir düşerler”
Şimdi başlayıp başlamayacağı hala tartışmalı olan ikinci tur görüşmede anlaşma olmaz, savaş kaldığı yerden devam ederse, küresel çaptaki yıkıcı etkileri bir yana; ABD ve İsrail’in kendi iç kamuoylarının bu savaşın devamına tahammülü yoktur. Avrupa’nın bu savaşın devamına tahammülü yoktur. Japonya, Güney Kore, Hindistan ekonomileri durma noktasındalar. Daha fecisi, gübre yokluğundan dolayı ekim yapılamazsa, tüm dünyayı açlık tehlikesi bekliyor. Ayrıca tekrar olacaksa da söylemek zorundayım; devam eden savaş, Lübnan’dan Irak ve Yemen’e ve tüm bölgeye, bölgeden Kafkasya’ya, Hazar’dan İç Asya’ya yayılma olasılıklarına gebe. Bu boyutlarıyla savaş, şimdiden kıyamet senaryolarını hatırlatmaktadır.
- Türkiye bu savaşın neresinde, korku ve kaygıları neler? Türkiye savaş sürerse (Kürecik üssünün varlığı ile birlikte) ABD ve İsrail’in “gözü” durumunda olacaktır. Zira Körfez’deki diğer üsler vurulduğu için Kürecik üssü daha bir önem kazanıyor. Bu durum karşısında, savaş sürerse İran buna ne kadar göz yumabilir? NATO kolordusunun Adana’da kurulacak olması ile birleştirdiğimizde savaş, Türkiye’yi de içine alır mı?
Ekrem Demirci: Türkiye bu savaşta tam anlamıyla iki yüzlü, sahtekar bir politika izliyor. TC devleti sorduğun Kürecik ve İncirlik üssünün yanında ABD ve Batı emperyalizmiyle bütünleşme yolunda çok daha ciddi bir adım attı; 2024 yılında kamuoyundan gizli, NATO’ya başvurarak Türkiye’de çok uluslu NATO kolordusu kurulmasını teklif etti. Kolordunun merkezi olarak Adana seçilmiş ve bu yöndeki faaliyetler iki yıldır sürüyor. Bunun yanında, geçtiğimiz günlerde, boğazlarda AB ülkelerinin ve Ukrayna’nın da olduğu bir deniz üssü kurulması kararı alındı ve bunun startı verildi. Bunlar da gösteriyor ki hem kendi kamuoyu karşısında hem dünya kamuoyu karşısında tarafsız maskesi altında propaganda yürütürken, aynı zamanda NATO misyonun güçlendirmekte, ABD ile ilişkilerini sağlamlaştırmaktadır.
TC devleti, bu savaşta da binbir türlü politik manevralarla fırsat kollamaya yatmıştır. Beklediği fırsat, İran’ın alabildiğine hırpalanıp zayıflatılması, kolu kanadı budanarak bölgedeki etkisinin tasfiye edilmesidir. Ama paramparça edilmiş ve merkezi devlet yapısı dağılmış bir İran işine gelmiyor. Böylesi bir dağınıklığın yaratacağı kaostan korkuyor. Suriye’den sonra İran’da devletin çökmesi sonucu doğacak boşluktan çıkacak bir Kürt dinamiğinden korkuyor. Kürtlerden olduğu gibi mültecilerden korkuyor; bölgedeki diğer devletler de benzer korkuları taşıyorlar. Batı ülkeleri de bölgede çıkacak kaos ve mülteci sorunlarından korkuyor. Bu korkulardan dolayı TC devleti, İran’ın merkezi devlet yapısının parçalanmasını istemiyor; ama olabildiğince, en son sınırlarına kadar zayıflamasını istiyor; bölgede kendi önünün açılması için fırsat kolluyor.
Bu iki yüzlü politikayı, son derece etkili bir biçimde yürütüyor. Bu, onun yeteneğinden değil; karşı güçlerin, başta devrimci güçler olmak üzere tüm muhalefetin yetersizliğinin sonucudur. Türkiye halklarının savaş karşıtı politizasyonunun çok yükseldiği bu ortamda devrimci güçler, hiçbir etki gösteremediler. Savaş başladığında görev savarcasına, ABD ve İsrail karşıtı bazı gösterilerle yetindiler. Hal böyle olunca hem kamuoyu duyarlılığı yükseltilemedi hem AKP iktidarının iki yüzlülüğünü teşhir edecek bir eylemlilik yapılamadı. Böylesi, kitlelerin duyarlılığının çok yükseldiği, tüm dünyayı ilgilendiren çok önemli siyasal gelişmelerdeki etkisizliğimiz ve bu fasit daireyi parçalamak üzerine çok tartışmalıyız. Bu boşlukta, muhalif kamuoyunda, hatta çok keskin AKP muhalifleri bile, ‘devletimiz, bakanlarımız, diş işleri bakanımız çok başarılı bir politika izliyor’ diyerek alkışlıyorlar. Başta Trump ABD bakanları, elçileri ve Batılı ülke temsilcileri Erdoğan’ı yere göğe sığdıramıyor, övgülere boğuyorlar. Öte yandan İran’ın Pezeşkiyan’ı da Erdoğan’ı övüp Türkiye’ye teşekkür ediyor. Savaşan iki gücün yöneticileri nasıl oluyorsa Erdoğan’ı övüyor, bu iki yüzlülüğün en net göstergesidir.
TC devletinin İsrail ile ilişkileri başından beri kitleler önünde kavgalı ama el altından hep yakın ilişkiler olarak sürmüştür. Dönem dönem ilişkiler gerilmiş; ama kısa zamanda tekrar rayına girmiştir. Bugün daha sert bir gerilim yaşansa da ikisi aynı cephededir. Türkiye ve İsrail, Batı cephesinin bölgede alt birimleri durumundalar; hem konum kavgası içerisinde hem de aynı cephedeler. Her ikisi de bölgede boşalacak alanları kapmak için fırsat kolluyor ve bu rekabet, ilişkileri daha fazla gerebilir. Ama Türkiye-İsrail rekabetinin bir savaşa dönüşmesi asla olmaz değil ama uzak bir ihtimaldir. Uzak bir ihtimal olarak, ABD ve İsrail savaşta galip gelir İran’ı teslim alırlarsa, Türkiye bu ihtimali düşünerek kendi konumunun zayıflayacağı, İsrail’in daha güçleneceği endişesi içindedir.
- Kürt hareketi genelde özellikle çözüm süreci ile birlikte daha da yoğunlaştırarak, İran’dan sonra, sırada Türkiye var vb. biçiminde değerlendirmeler yapıyor. Bu vurgular, bir realiteyi ifade ediyor mu doğrusu merak ediyorum. Kürt hareketinin temsilcilerinin çözüm süreciyle bağlantılı olarak bu yönlü vurguları, kamuoyunda korku efekti oluşturma, sürecin propagandif etkisini Türkiye ayağında örme arayışının bir sonucu olabilir. Öte yandan biz düşmanımızın zayıf ve güçlü yanlarını tüm nesnellikleri ile kavramak zorundayız diye düşünüyoruz. Siz Türkiye’nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz, sıra Türkiye’de mi?
Ekrem Demirci: Osmanlı İmparatorluğunun 200 yıllık çöküş sürecinin etkileri ve dünya dengeleri üzerinden kurulan yeni devlet, içeride diğer halklardan duyduğu tedirginlik, zayıf, cılız sermayesi ve dışa bağımlı ekonomisiyle tam olarak hep korkular içinde oldu. Öte yandan bugün dünya güç dengelerindeki sarsıntılar ve güç kaymaları sonucu oluşan boşluklar, orta derecede gelişmiş kapitalist ülkeler grubunun önünü açtı. Türkiye bu ülkeler grubu içinde coğrafyası, eğitimli nüfusu, gelişkin iş gücü, bölgesine göre gelişkin üretim tesisleri ve teknolojik gelişkinliğiyle ve etkili askeri kapasitesi ve savaş gücüyle bu kargaşa döneminde olduğundan daha fazla bir önem kazanmıştır. Bugün hem Avrupa’dan hem Amerika’dan hem Rusya’dan ve bölge ülkelerinden övgüler alıyor. Bu anlamda bir takım kazanımları ve gelecek acısından beklentileri var; ama bunlar ne kadar gerçekleşir?
Savaş TC’nin dış politikada etkisini artırmıştır; ama içeride aynı rahatlıkta değil, her bakımdan çok sıkışık ve ağır krizlerle karşı karşıyadır. Bu anlamda iç ve dış koşulları birlikte görmemiz lazım. İçerideki ağır sorunları, dış politikadaki kendince başarılarıyla kapatmak istiyor. Siyasal kriz, çözümsüz ve sistem klikleri arasında varlık yokluk boyutunda sürüyor. Devlet sistemi, baştan ayağa faşist gerici militanlarla doldurulmuş ve tepeden tırnağa yolsuzluğa ve rüşvete bulanmıştır. İktidar klikleri arasında ve iktidar partileri içinde mafya, polis, asker, hakim ve savcılardan oluşan çeteleşmeler devlet güçleriyle iç içe geçmiştir. Bütün bunlardan daha önemli olan Türkiye işçi sınıfının, emeklilerin, gençlerin her geçen gün artan yoksullaşması ve her türlü hak talebinin faşist devlet terörüyle ezilmesidir. Savaş bu aşamada bile ekonominin bütün dengelerini çökertmiştir, Türk ve Kürt halkı kara açlıkla karşı karşıyadır ve artık baskılarla susacak dönemi aşmıştır. Bir zaman belirtmeden bu faşist koalisyonun ömrünü doldurduğunu düşünüyorum. Ne zaman olur, nasıl bir biçim alır, nasıl bir değişime uğrar bilemeyiz ama AKP iktidarı zamanını doldurmuştur.
Diğer boyutu ile ele alırsak savaş uzarsa sadece Türkiye’yi değil birçok ülkeyi ve bölgeyi içine çekme ihtimali var ve görünen boyutlarıyla her iki taraf da anlaşma yönünde tavır belirlemesine rağmen, tarafların talepleri arasında uçurum var ve ne ABD ne de İran’ın taviz anlamına gelecek geri adım atma ihtimali var. Ayrıca bu savaş, her iki ülkede iktidar ve güç odakları arasında şiddetli rekabet koşullarında sürüyor, tüm bu etmenler savaşın uzayacağı ihtimalini gösteriyor. Bir anlaşma olsa bile bu, ancak her iki taraf açısında daha sert ve büyük raunda hazırlık anlamında olabilir. Bu boyutlarıyla, tarihte belki örnekleri bulunabilir ama sürmesinin de, bitmesinin de olanaksız olduğu bir örnekle karşı karşıyayız.
Savaşın uzaması tüm dünyada nasıl etkiler yaratacaktır? Asıl olarak Amerika’da savaşın uzaması ne tür etkiler yaratır, Avrupa için ne etkiler yaratır ve giderek bu savaşta Rusya ve Çin nasıl bir politika geliştirecekler. Daha yakından bakarsak Türkiye’den önce Irak ve Lübnan meselesi var, Suriye meselesi var, Körfez meselesi var, kaçınılmaz olarak Kafkasya’da ve iç Asya’ya doğru diğer ülkelerde çok yönlü etkileri olacağı açık. Daha önce bir denklem olarak söylediğim, savaşa özneler karar vermiyor savaş atmosferi herkesi içine çekiyor tespiti daha öne çıkıyor. Bu atmosferde beklenmedik ve olağanüstü gelişmeler yaşanabilir.
Türkiye savaşın dışında kalmak için çaba gösteriyor ama savaşın uzaması durumunda hem içerdeki krizler hem bölgede, Irak, Suriye, Lübnan’daki gelişmeler daha önemli olarak Kürt dinamiğinin önünü açacak gelişmeler olursa Türkiye savaşa girmekten kaçınamaz. Türkiye savaşa girerse elbette ki, Amerika’dan yana savaşa girecektir. Karşılıklı İran’la birbirine mesaj göndermeleri yanıltmamalıdır; o füzeler aydan gelmedi, İran biz atmadık dese bile Hakan Fidan Amerika’da resmi olarak bu füzelerin İran’dan geldiğini açıkladı. Bu aynı zamanda Amerika’ya, Körfeze ve İran karşıtı cepheye bir mesajdı; biz de hedefiz, aynı safdayız mesajıydı. H. Fidan aynı açıklamaları sonra da tekrar etti; onun bu mesajlarını muhalif gazeteler, içerdeki iktidar mücadelesinde ABD’den destek arayışı olarak yorumladı.
Bölge ülkeleri için açmaz büyük, savaşın ortasındalar; ama kıpırdayamıyorlar. Şehirleri ve altyapıları bombalanan Körfez ülkeleri savaşın içindeler; ancak savaşa katılamıyorlar, savaşın dışında da kalamıyorlar. Benzer çelişkiler TC için de fazlasıyla geçerli, savaşa girmekten kaçınıyor, eğer savaş uzarsa Irak’ı içine aldığı anda Kürt meselesini de içine almıştır, bir parça değil tüm parçaların birliği koşulları doğarsa Türkiye savaşa katılmak zorunda kalır.
- Türkiye’nin savaşa karşı duruşu, yani içine girmek istememesi durumu bilinen bir realite. Buradan baktığımızda devrimci hareketle TC devletinin İran savaşındaki pozisyonu, sanki yan yana düşüyormuş gibi de görünüyor. Dışa yansıyan ve toplumdaki karşılığı bu şekilde. Bu tablo sizi de rahatsız ediyordur, peki nasıl bozabiliriz? İsrail’in Gazze soykırımında bu tabloyu bozamadık. Ki orada TC’nin doğrudan soykırıma kan taşıyan bir durumu (ticaret yolları açıktı) vardı. Buna rağmen o yan yana düşmeyi tam bozamadık, Filistin bayrağını tam anlamıyla elimize alıp yükseltemedik. Burada da benzer bir riskle karşı karşıyayız. Ayrışmayı nereden, nasıl yapmalıyız? Belki NATO toplantısı, Türkiye’nin NATO kolordusuna ev sahipliği yapması ile beraber değerlendirmek yaralı olabilir.
Ekrem Demirci: Genel olarak savaş başladığından beri etkisizliğimizle alanı devlet güçlerine terk etmiş olduk. Birkaç yapılan gösterileri saymıyorum, sorun zayıflığımızla ilgili değil siyasetsizliğimizle ilgili. Türkiye’nin savaş karşısındaki iki yüzlülüğü her taraftan sırıtıyor, ABD’ye karşı çıt çıkarmadan kamuoyu önünde kendisini savaşa karşı ve tarafsız pozisyonda gösteriyor, İsrail’e dönük demogojik söylemlerle ikiyüzlülüğünü gizliyor. İsrail’de Netenyahu, Türkiye’de Tayyip aynı senaryoda oynuyorlar, karşılıklı galiz küfürlerle kendi kitlelerinin gazını alıyorlar. Burada Tayyip daha sahtekar rolde, Netenyahu söylediği tarzda davranıyor. Tayyip, Gazze kan revan içindeyken İsrail’le her türlü ticareti sürdürdü, halen dahi bu ilişkilerin hangi boyutta olduğu kamuoyundan gizleniyor.
Asıl senin soruda yaptığın tespit; İran ve Gazze savaşına karşı tutum almada sanki devletle aynı saftaymışız gibi bir görüntünün çıkması rahatsız edici. Bu, devrim iddialı güçler için çok ciddi bir uyarı olmalıdır. Faşist devlet ve iktidar güçleriyle farklılığımızı anlatamıyorsak, bu her türlü radikal söylemlere rağmen sistemden kopamadığımız anlamınadır ve üzerinden kolayca atlayacağımız bir sorun değil. Bu tespitle birlikte sorduğun sorular daha önemli, bu durumu aşmak için; “Peki nasıl bozabiliriz? Ayrışmayı nereden, nasıl yapmalıyız” diyorsun.
Bu “bozma” veya farklılığımızı pratikte gösterememek, yalnız zayıflığımızla açıklanamaz. Tabii ki, güçsüzlüğümüzü görmezden gelemeyiz; ama güç olmak ta asıl olarak ideoloji ve politikalarla ilgilidir. Başta devlet ve iktidar olmak üzere, tüm faşist odakların demagojik emperyalizm karşıtlığı ile kendi anti-emperyalist çizgimizin faklılığını önce kendi cephemizde netleştirmek zorundayız. Bir dönemdir sol, sosyalizm hatta komünizm titri taşıyan birçok reformist ve ulusalcı eğilimler, şirret bir millici şoven söylemlerle emperyalizm karşıtlığını kendi devleti ve sermayesini savunma ekseninde yürütüyorlar. Önce soldaki bu sahtekarlığı teşhir etmek ve mahkum etmekle başlamalıyız. Soldaki şovenist kanadı teşhir etmek, aynı biçimde, Türk sömürgeciliğinin iki yüzlülüğünü teşhir etmekle aynı boyutta duruyor. Emperyalizme ve siyonizme karşı devrimci temelde mücadele eden güçler, bunu aynı zamanda sömürgeci faşist diktatörlüğe karşı mücadeleyle birleştirmek zorundadır. Bu bağı kuramayan tüm emperyalizm karşıtlıkları, demogojiden ibarettir. Ne yazık ki bugün onların sesi daha çok çıkıyor.
Bu farkındalık sorununa daha geniş bir cepheden ve çok yönlü olarak bakmalıyız. Yalnız emperyalizme karşı mücadelede değil, içeride faşist iktidarın kitleler üzerinde estirdiği teröre karşı ve tüm çalışanları ve emeklileri vuran yoksullaşma ve açlık sorunlarında da burjuva muhalefetiyle aramızdaki farkımızı kitlelere taşıyamıyoruz. Devrimci ve komünist hareketler, iddiaları ne olursa olsun, düzen muhalefetinden kendini ayrıştıramıyor, farkındalık yaratamıyorsa, sistemden kopamamış demektir. Tüm dünya halklarını olduğu kadar Kürt ve Türk halklarını da derinden etkileyen emperyalist savaşa karşı mücadeleyi, savaşın derinleştireceği yoksulukla mücadele ve faşist baskılarla mücadeleyle birleştirip 1 Mayıs ve NATO eylemleriyle zirveye taşıyabiliriz.
– Savaşın da bindirdiği yükle, emekçi halkların yaşayacağı yoksulluk ve sefalet karşısında devrimci hareket nasıl bir pozisyon alabilir?
Ekrem Demirci: Daha önce söylediğim gibi, bu savaş en başta bütün dünya emekçilerine karşı bir savaştır. ABD’de de bu savaştan en çok emekçiler zarar görecektir. İran ve Lübnan da katliamlar boyutuyla yaşanan emperyalist haydutluk, aynı zamanda tüm dünya işçi sınıfı ve emekçilerin yaşam koşullarına saldırıdır. Şu anda açlar ülkesi durumunda olan Türkiye’de, bu savaştan en çok, Türk ve Kürt emekçiler etkilenecektir. Türkiye öyle bir durumda ki, kabaca toplumun küçük bir azınlığı normal ihtiyaçlarını karşılayabiliyor; geri kalanı gerçek anlamda açlıkla boğuşuyor. Savaşın daha uzadığı durumda, yoksulluk ve beraberinde faşist baskılar daha da derinleşecektir. Bu koşullarda toplumun işçiler dahil, kadınlar, gençler ve tüm emekçi kesimlerinde ne tür siyasal gerilimler yaratacağını tam kestiremeyiz; ama beklenmedik hareketlilikler doğabilir. Asıl sorun, kitlesel kabarışların olup olmaması değil; komünist ve devrimci güçlerin bu tür gelişmelere cevap olup olamayacağıdır.
Bir önceki soruda yaptığın tespit ve sorduğun sorular üzerine asıl bu koşullarda daha derinlemesine durmamız ve yoğunlaşmamız gerekiyor. Düzen siyasetinin gerici ve faşist eğilimleri dahil değişik muhalif kanatları çığlık çığlığa yoksulluktan, emeklilerin artık otel odalarına ve sokaklara düştüğü dahil hemen tüm konularda medya olanaklarını da kullanarak yüksek sesle propoganda yürütüyorlar. Komünist ve devrimci güçler olarak paramparça halimizle, bizler de her birimiz, gücümüz oranında propoganda yürütüyoruz. Ama sorunların bu biçimde tekrarı bizim etkimizi öne çıkarmıyor; aksine burjuva muhalif ve değişik gerici faşist güçlerin propogandası daha etkili oluyor. Kulakları sağır eden bu kakafonide kendi farkındalığımızı nasıl gösterebileceğiz?
Soru-cevap veya sorun-çözüm ikilemleri üzerinden doğru sonuçlara ulaşamayız. Bu sorular, hep soruluyor ve bilinen cevaplar veriliyor. Bu bir düşünsel dogmatizmdir; cevaplardan önce doğru sorular sorulmalıdır. Öte yandan her soru ve soruna hemen cevap verilemez. Ancak yeni soru ve sorun alanları tespit edebilirsek; en önce yıllardır kurtulamadığımız kendini tekrardan kaçınabiliriz. Politik mücadeleyi yeni bir aks üzerinden kurmanın yollarını; dönemi sarsacak, yıllardır esir olduğumuz doğrusal gelişimden tüm hareketi ileri sıçratacak yöntemleri araştırabiliriz. Bugün tüm kavram ve kategorilerimiz politik, felsefi ve teorik olarak boşluğa düşmüş; politik vaazlara dönüşmüştür.
Bizim benzer biçimlerde ve benzer motiflerle müdahalemiz, etkili olmaz/olmuyor. Asıl sorun burada ve aradığımız soru da bu. Bu soruyu alışılmış söylemlerle; işçi sınıfının, kadınların, gençliğin ve geniş kitlelerin mücadelesi yükselecek, bu mücadelelerin içinde yer almalıyız, sokak muhalefetini yükseltmeliyiz, tüm bu mücadelelere devrimciler öncülük etmeli vb. diye cevaplayabiliriz. Bunları yazmak, söylemek bir şey söylememektir. Zira değişik üsluplarla 40 yıldır söylüyoruz; ajitatif, devrimci üslupla ve coşkuyla haykırıyoruz. Ama bir sonuç alamıyoruz; bu tarz ve söylem üzerinden bir güç biriktirilemiyor.
Aynı zamanda artan faşist saldırılar, faşistleşme yönündeki derinleşme, çürüme, burjuva ikiyüzlülüklerin ve sahteliklerin, akıl alamaz rezilliklerin bütün topluma yayıldığını görüyoruz. Bunlara eşlik eden, sanayi havzaları dedikleri bölgelerde gittikçe artan işçi ölümlerinin, bir “şiddet pornosu” olarak karşımıza çıkan kadın katliamlarının, faşizmin ve her türlü gericiliğin boy gösterdiği bu aşamada, biz bu süreci hangi taktik adımlar, araç ve yöntemlerle karşılayacağız? Bu sorunun hazır cevabı yok; dünya çapında tartışılması gereken bir sorundur. Marksizmin bugünkü etkisizliği ile ilgili bir sorundur; aynı zamanda bugün devrimci mücadele, Türkiye ve Kürdistan’da devrim sürecinin geldiği aşama sorunudur ve bu savaş gerçekliği ile birleştirilerek çok daha ayrıntılı tartışılması gereken bir sorundur diye bitirmek istiyorum.
