Çöpteki kavga büyük. Trump’ın savaşları ile Avrupa’nın Türkiye’ye eskisi kadar göndermek istemediği plastik çöp arasında, hayatta kalabilmek için atık toplayan çocuk işçilerle yarın “açlık tokluk” meselesini gündeme almak zorunda olacak olan geniş halk kesimleri arasındaki bağlar… Ali Mendillioğlu’na kulak verelim.
Geri Dönüşüm İşçileri Derneği Başkanı Ali Mendillioğlu ile İstanbul’daki katık atık toplayıcısı emekçilerin belediyelerle yaşadığı sorunlar üzerine bir söyleşi yapmak istedik. Mendillioğlu atık toplayıcıları ile belediyeler arasında görünen kavganın gerçek boyutlarını, petrol krizinin yansımalarını, kıymete binen “çöp”ü, Avrupa’nın değişen politikalarının Türkiye’yi nasıl etkilediğini, tüm bu büyük kavganın ortasında yaşam mücadelesi veren katı atık toplayıcılarının gerçekliğini anlattı.
Çöpteki kavga büyük. Trump’ın savaşları ile Avrupa’nın Türkiye’ye eskisi kadar göndermek istemediği plastik çöp arasında, hayatta kalabilmek için atık toplayan çocuk işçilerle yarın “açlık tokluk” meselesini gündeme almak zorunda olacak olan geniş halk kesimleri arasındaki bağlar… Ali Mendillioğlu’na kulak verelim.
Sendika.Org: Kendinizi tanıtır mısınız?
Ali Mendillioğlu: 1972 Ankara doğumluyum. 2004 yılında Ankara’da kurulan Geri Dönüşüm İşçileri Derneği’nin başkanlığına halihazırda İstanbul Geri Dönüşüm İşçileri Derneği’nde devam ediyorum. Sektörle tanışmam 99’da İskitler’de kendi yaşadığım mahallede bir kağıt deposu kurmakla başladı.
Şu an sorununuz Kadıköy Belediye’siyle bir sorun yaşadığınız biliniyor. Belediye sizden ne istiyor, siz belediyeden ne istiyorsunuz?
Sektör içerisinde ve yasalar içerisinde belediyelerin tanımını bir doğru yapmakla başlayabiliriz. Böylece Türkiye’deki tüm belediyeler bizden ne istiyor sorusuna da cevap verebiliriz.
2004 yılında Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde “Ambalaj Atıkları Kontrolü ve Yönetmeliği” adında bir yönetmelik yürürlüğe girdi ve daha önce yasal olarak “katı atık” diye tabir edilen atıkların adı “ambalaj atığı” olarak değiştirildi. Bunu doğru bir tanım olarak şu açıdan değerlendirebiliriz; bugün toplanılan atıklar, evlerden çıkan ambalaj atıkları. Eğer çok küçük bir yekün tutan hurdayı vesaireyi saymaz isek… Tabii burada Ambalaj Atıkları Kontrolü Yönetmeliği yürürlüğe girerken Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde şöyle dediler: “Çöp başka bir şeydir, ambalaj atığı başka bir şeydir. İkisi farklı şeylerdir. Ve ambalaj üreticisi firmalar, ambalaj üretiyorlar, bunu piyasaya sürüyorlar ve buradan kâr elde ediyorlar. Dolayısıyla bunun toplanması, depolanması, geri dönüştürülmesi ve bertaraf edilmesi gibi, entegre atık sistemiyle tarif edilen bu sürecin maliyetleri de belediye tarafından değil, ambalaj üreticisi firma tarafından karşılanmalı. Çünkü bunun kamuya bir maliyeti var. Eğer ambalaj üreticisi firmalar bunu piyasaya sürüyorsa, kar ediyorsa tüm bu işlemleri de onlar yapmalı.”
Biçimsel olarak baktığında bir mantığa oturuyor söyledikleri şey. Ama problem şurada başlıyor: Şimdi bir ambalaj atığı tanımı yaptığında, bu ambalaj atığı tanımı işte belirli oranda krom ağırlığı içeren her türlü maden dersen, işte kağıt, pet, plastik dersen, şöyle bir meseleyle karşı karşıya kalıyorsun: Damındaki saçak da ambalaj atığı tanımı içerisine giriyor, oluklu mukavva dediğin şey de, evdeki plastik leğen de. Birinci problem buradan başlıyor.
Dev bir yatırım alanı: Atık değil hammadde
İkinci problem nerede başlıyor? Şimdi bunlar atık değil. Bunlar hammadde. Yani aslında bunu da konuşmak gerekiyor. Türkiye bütün stratejisini özellikle Batı dünyasının bunları atık olarak gördüğü dönem üzerine kurmuştu ve devasa yatırımlar yapıldı. Hammadde derken şunu kastediyorum: Özellikle petrokimya ürünleri, pet, plastik başta olmak üzere; alüminyum yine hakeza aynı şekilde, sadece ambalaj üretiminde kullanılmıyor. Aklınıza gelebilecek her sektörde kullanılıyor. Uçak sanayiinden tekstile, otomotiv sektöründen beyaz eşyaya kadar. Böyle baktığın zaman, piyasada çok geniş bir talep var buna yönelik. Şimdi bu talep Türkiye’de bir imkan olarak görüldü ve bu imkan doğrultusunda Türkiye hem atık ihracatçısı hem ithalatçısı pozisyonuna girdi.
İthalatçılık şunun üzerine kuruluydu: Bunları geri dönüştürüp hammadde haline getirmenin maliyetli olduğu ve bu kadar büyük bir petrol krizinin olmadığı dönemde, Avrupa şöyle bakıyordu meseleye; at ve kurtul.
Diğer taraftan Paris İklim Anlaşması ile birlikte atık ithalatı ve ihracatı kontrol ve denetim amacıyla sadece OECD ülkeleri arasında serbest bırakılınca çok bakir bir alan olarak Türkiye öne çıktı. Bir rakam açıklayıcı olabilir: Yıllık 33 milyon tonluk Avrupa Birliği ülkeleri atığının resmi olarak 14 milyon tonunu Türkiye ithal ediyordu. İngiltere, Avrupa Birliği ülkesi olmadığı için oradan kontrolsüz bir şekilde giren atık da var. Yani gelen atığın 14 milyon tonun daha üstünde olduğu aşikar. İngiltere’den gelen atığın miktarını bilmiyoruz, o kontrol dışı giriyor. Türkiye’de bunlar özellikle KOBİ’lerde, ithal edilen atıklarla birlikte işleniyor ve tekrar ihraç ediliyordu. İhraç ürünü olarak tekstil ve beyaz eşya başta olmak üzere, otomotiv kısmen, ithal-ihraç ilişkisi dengesi vardı. Bu yüzden de fırsat alanı görüldüğü için Türkiye’de çok büyük yatırımlar yapıldı, büyük işletmeler kuruldu. Avrupa’nın en büyük fabrikaları Türkiye’de kuruldu. Yani kağıt fabrikaları başta olmak üzere, Modern Kağıt, Eren Kağıt gibi… Bu döngü bir yere kadar güzel devam etti.
Petrol krizi aslında uzun süredir devam edegeliyor ve bu gözlerden kaçırılıyor. Savaşla birlikte başlamış gibi gözüküyor ama ciddi bir petrol krizi var ve bu, konjonktürel ya da siyasal nedenlerden değil, tamamen jeolojik nedenlerden kaynaklı. Artık petrolün ucuz olması mümkün değil. Ucuz petrol çağı kapandığı için artık petrokimya ürünleri yani atık hammadde olarak görülmeye ve stoklanmaya başladı. Buraya dikkati çekmek isterim, nitelikli atığı ihraç etmemeye başladı Avrupa ülkeleri ve Amerika, niteliksiz atığı göndermeye başladı. Yani şöyle düşünün, mesela geçen yıl Türkiye’ye giren 650 bin ton plastiğin sadece 250 bin tonu geri dönüştürülebildi. Yani 400 bin ton plastik dönüştürülemez, niteliksiz durumdaydı. Niteliklisini kendileri kullanıyor. Bununla birlikte Türkiye büyük bir krize girdi. Çünkü Türkiye iç pazara yönelik bir strateji belirlememişti, hep ithalat üzerinden bir strateji belirlemişti. Şu an büyük bir kriz yaşanıyor bugünün Türkiye’sinde.
Belediyelerin derdi ne
Gelelim belediyeler meselesine. Atığı üretici firmalar, ambalaj atığı üreticisi firmalar toplayacak ya da toplattıracaktı. Yasa şunu söylüyor: Ya toplarsın ya da lisans almış firmalarla anlaşıp toplattırırsın. Şimdi bu süreçle birlikte bir problem başladı. Problem şu; tamam, sen çöpteki atığı toplatacaksın lisanslı şirketlere, ama bu işin toplanması büyük maliyet, depolanması büyük maliyet. Sadece geri dönüşüm kâr, bertarafı maliyet. Bir belediyenin ortalama %30 bütçesi temizlik hizmetlerine gider. Buna rağmen çöp döngüsü sürekli büyüyor. Hem ambalaj atığının çöp içerisindeki yüzdesi sürekli büyüyor hem de çöpün kendisi sürekli büyüyor. Bir belediyenin ortalama %30 bütçesi buna yetmezken bir de kaldı ki sen poşet içerisindeki çöpü hangi insanla, hangi motorize ekipmanla toplayacaksın? Mümkün değil. Ama bu hala ciddi bir ekonomik yekün tutuyor mu? Tutuyor.
Peki lisanslı şirketler nasıl girdi? Bir, şunun üzerinden girdi: Şehrin ana hatlarındaki işte büyük AVM’ler, süpermarketler… Görürsün bazen küçük küçük motorize araçlarla bir iki saat girerler, toplar çıkarlar. Belli saatlerde bırakılır. Bunlar tonaj olarak yüksek tutar ve değerlidir. Bu güzel. Ama hala çöpün içerisinde toplanması gereken ambalaj atığı var. Bunu kendileri toplayamıyor, toplayan kim? Kağıtçılar. Peki kağıtçılar topluyorsa bu kağıtçılar bu ürünü nereye satarlar? Her yere… Çünkü pazar çok geniş.
Lisanslı şirketler ne istiyor?
Her yeri kontrol altına almaya çalışıyorlar. Nasıl kontrol altına alınacak, sorusunu sorduğumuzda, işte önümüze yönetmelikte başka bir madde daha çıkıyor: “Lisanslı şirketler, belediyelerin ilçe sınırları içerisindeki çöpün toplanması için belediyelerle anlaşmalar yaparlar”. Yani belediyeye para da verebilir, başka bir şey de, yasal. O zaman, bu lisanslı şirketler ve belediyeler denklemine bakalım. Hangi belediyeler hangi lisanslı şirketlerle anlaşmış? Açık kaynaklardan bile bunun cevabını görebiliyorsun. CHP’liyse CHP’li şirketler, AKP’liyse AKP’li şirketler ve yeni kurulan şirketler. Önceden böyle bir şirket falan yok. 2004’te bir yönetmelik var, yönetmelikle birlikte şirket kurman gerekiyor.
Kağıtçıları kontrol etmek
Bunun lisanslı şirketler tarafından tekelleşmesini istiyorlar. Peki bunlar kağıtçıları nasıl kontrol edebilir, elindeki malı nasıl alabilir? İşte burada da başka bir cevap önümüze çıkıyor. Burada iki şey gerekiyor: Bir, ekonomik yaptırım. İki, sopa.
Şimdi sopa; çekçeğin toplanması, depoların kapatılması. Ekonomik yaptırımsa; çekçeğin alındıysa, depoların kapandıysa, çalışamadığın için ekonomik bir yaptırıma maruz kalman. Yani bunlara maruz kalırsan anlaşmak zorunda kalırsın, mantık bu. Kiminle anlaşmak zorunda kalırsın? Bu lisanslı şirketlerle.
Peki bu lisanslı şirketlerle anlaşmak zorunda olmak o kadar da kötü bir şey mi, diye bir soru sormak gerekir. Neticede sen bir şey topluyorsun ve satıyorsun. Ahmet’e satmışsın, Mehmet’e satmışsın ne fark eder, gibi. Aslında işte orada fark ediyor. Çünkü bahsettikleri serbest piyasa yalanı burada çöküyor. Yani ödemeler noktasında çöküyor, fiyatın piyasa koşullarınca belirlenmesi noktasında çöküyor. Adam sana şunu söylüyor: “Burası benim, bu mal benim, ben senin toplamana izin veriyorum ama şu koşullarda, şu fiyattan.” Birinci ve bence en önemli boyutu bu.
Adam seni görmekten rahatsız
İkincisi, çöp ya da atık denilen şey nereden çıkar? Tüketim alışkanlıkları farklı olan ve tüketebilecek düzeyde para kazanan orta üst sınıfların semtlerinden çıkar. Bu da beraberinde ikinci bir çatışma noktası oluyor. Çünkü ben de bu işi yapıyorsam, ne yapmak zorundayım? Bir, o alanlarda çalışmak zorundayım, o mahallelerde. İki, o mahallelere yakın lokasyonlarda depolar kurmak zorundayım. Şimdi, orada göründüğüm andan itibaren orada çalışırken… İsim vermeyeceğim, çok gerçekten bu üst düzey yöneticilerle de görüştük belediye dışında başka yerlerle. Şunu kabul ediyorlar; sizin algınız olduğunuzun üstünde. Adam zaten seni görmemek için burada oturuyor, diyor. Yani burada senin varlığın olmadığı için oturuyor, böyle bir sosyolojik ayrışma var, seni görmekten rahatsız. Yani tabii ki hırsızlık var mıdır, var; çöplerin dağıtılması var mıdır, var; çocuk işçiliği var mıdır, var. Bunlar da bir faktör. Çok yoğun şikayetler geliyor ama şikayetler kimden geliyor? Orta üst sınıfların oturduğu yerlerden. Yani “makul” vatandaşlardan. Şimdi “makul” vatandaşların şikayetleri her zaman ciddiye alınır.
Bir, bu şikayetlerin varlığı. İki, ben yakın lokasyonlarda olmak zorundayım. Yakın lokasyonlar neresidir, ya metruk binalardır ya kentsel dönüşüm alanlarıdır. Şimdi bu da başka bir problem. Çünkü benim burnumun ucunda plaza var, benim burnumun ucunda şurada Dumankaya var. Ben buradayken onun emlak değeri, emsal değeri de düşüyor. Yani alıcı değeri de düşüyor. Alan şikayet ediyor, satamayan şikayet ediyor. Aslında son derece sınıfsal bir şey. Çünkü o karşımdaki makul vatandaş ve makul vatandaş şudur; anayasanın tariflediği ve anayasayla o sözleşmenin içerisinde yer alan vatandaş. Ben değilim. Bu çatışmalar belediyelerle bizim sürgit devam eden kavgamızın temel nedenleri.
Göçmen işçiler azaldı
Peki atık toplayan emekçiler hangi koşullarda çalışıyor? Zihnimizde öncelikle sigortasız, güvencesiz ve ağır koşullar canlanıyor. Çocuk işçilik, göçmen işçilik yaygın mı?
Sigortalı olmayı kimse kabul etmez zaten. Sigorta demek zaten elinde olanı da kaybetmek demek, yeşil kartı kaybetmek demek. Onun dışında, kira ödersen bu işi yapmanın hiçbir anlamı yok. Dolayısıyla o depo, mesela burada olduğun depo, aynı zamanda bir konut olmak zorunda. Buradaki çekçekçi burada yaşamazsa kira ödeyemez. Şimdi burada yaşıyorsa hangi koşullarda yaşar sorusunun cevabını da otomatikman vermiş oluruz. Yani tuvalet gibi basit bir ihtiyaç meselesini bile buradan cevaplamış oluruz.
Göçmen ciddi oranda vardı. Ama Türkiye’deki göçmen düşmanlığından dolayı hükümetin almak zorunda kaldığı önlemler ya da izlenen politikalar göçmen emeğini hayli azalttı. Onun dışında, ekonomik çöküşle ve dengenin bozulmasıyla birlikte şu an sektörün tamamı büyük bir krizin içinde, fabrikalar da krizin içerisinde. Yüzde 50 kapasiteyle belki çalışabiliyor. Mal bulamıyor, hammadde bulamıyor, atık bulamıyor. Bu da direkt olarak toplayıcıların topladığı atıkların fiyatlarının sabitlenmesine neden oluyor. Üç yıldır enflasyon Türkiye’de bu boyutlardayken fiyatlar değişmez vaziyette. Hâlâ üç yıl önce kazandığı parayı kazanmaya devam ediyor. Bu nedenle daha önce iki vardiyaya çıkarken şimdi üç vardiyaya çıkmaya başladı mesela. Bu tür krizler var. Toplayıcıların pozisyonu bu.
Bu bir iş değil hayatta kalma mücadelesi
Belediyelerle görüştüğünüzü söylediniz. Mesela ne gibi talepleriniz var? Onların sizden ne gibi talepleri var?
Bir yıl önce Uluslararası Atık Toplayıcıları Birliği’nin kongresine katıldım, derneğimiz birliğin Türkiye temsilcisi. Toplantıda şunu görme imkanım oldu, yaklaşık 50 ülkeden gelenler vardı. Bunun içerisinde Latin Amerika, Afrika, Uzak Asya ülkeleri vardı. Bunları özellikle sayıyorum, bize benzeyenlerden bahsediyorum. Tabii Avrupa ülkeleri de vardı ama bambaşka bir kategori.
Hiçbir ülkede, hiçbir deneyim bir çözüm bulamamış. Bu işin çözümü de yok zaten. Burası bir sektör, bir iş alanı gibi gözüküyor ama burası iş alanı değil yaşam alanı. Yani bir şekilde yaşama adapte olabildiğin yer. Dolayısıyla belediyelerle de görüştüğümüzde… Biz bu işi niye yapıyoruz? Hayatta kalabilmek için. Hayatta kalabilmek için neye ihtiyacımız var? Bir, depolarımızın kapanmamasına; iki, sokakta çalışma özgürlüğümüzün olmasına. Onun dışında ne talep edersin meselesi son derece siyasal başka bir noktaya evriliyor.
Yani ne talep edebilirsin? Bu ideal vatandaş dediğimiz şeye dönelim, nasıl tarifleriz? Sosyal, sivil ve siyasal kamusal haklardan yararlanan… Eskiden demokrasi mücadelesi denilen şey şuydu; beyazsın, Türksün, orta sınıfsın, ideal vatandaşsın. Ben de bunlar değilim, kademe kademe daha az bir şeyim ve diyorum ki ben de onun gibi olmak istiyorum. Benim verdiğim mücadeleye de demokrasi mücadelesi diyorlardı. Şimdi o kademeler olmadığı için arada… Yani bir o var, bende hiçbir şey yok. Şimdi dolayısıyla benim vereceğim mücadele ben şu pozisyondayım, şu pozisyona geçmek istiyorum demiyor. Yani hayatta kalmak istiyorum… Hem her şeyi istiyorum hem hiçbir şeyi istemiyorum, hayatta kalma denkleminde. Belediyelerle de yaşadığımız sıkışma hem bizim dezavantajımız ama aynı zamanda örgütlülüğümüzün ve mücadelenin en güçlü silahı da bu. Yani her şeyi isteyebilme ama hiçbir şeyi de isteyememe noktası. Yani bu noktadan öteye beni atarsan gitmem, bundan gitmem öteye noktasına bir şeyimiz var.
Şu ana kadar kapanan bir deponuz oldu mu?
Olmadı. Birçok ilçede denediler, olmadı.
Zabıtalar veya kolluk tacizleri yaşanıyor mu?
Dönem dönem çok artıyor. Sistematik olarak birçok ilçede aynı anda başlıyor. Dönem dönem çok azalıyor. Bizim bu konuda pazarlık yapmayacağımız iki kırmızı çizgimiz var. Birincisi, eğer kentsel dönüşüm gerekçe gösteriliyorsa, kentsel dönüşüm ne zaman başlar, depolar o zaman yıkılır, biz o zaman çıkarız. Bizim arkadaşlarımızın aileleri zaten burada değil, biz bir arada yaşıyoruz toplu. Yani 500 hanenin olduğu yerde bizim mesela 30 depomuz var burada. Yıkın 500 haneyi biz kendimiz yıkalım, çıkalım. Siz de yorulmayın. Ama önce bizi çıkaramazsınız. İkincisi de sokakta çalışma meselesinde, belirli kriterler dışında bizim çekçeklerimizi alamazsınız, sokakta bize müdahale edemezsiniz. Bu iki kuralın dışında her şey pazarlık konusudur.
Biz de rahatsızız ama bu bir realite
Üniforma, tek tip kıyafet, yaka numarası, kayıt altına alınma gibi güvenlik gerekçeli düzenlemelerden söz ediliyor. O konuları da biraz açabilir misiniz, tam olarak ne isteniyor sizden?
Hakkımızda çokça şikayet var. Bu şikayetler bir gerekçe olabilir ama daha önemlisi bizim kendi içimizde disipline olma gibi bir problemimiz var. Bununla ilgili Kadıköy Belediyesi’yle anlaştık. Şimdi bunu aşmaya çalışıyoruz. Bir, çalışan arkadaşlarımızın kimlik bilgilerini emniyetle paylaştık. Arayın kimi buluyorsanız bulun. Şunu da söyledik; yani nefsi müdafaa dışında şiddet, tecavüz ve uyuşturucu satıcılığı… Bu üçünü biz de kabul etmeyeceğiz. Bunlar varsa çalıştırmayacağız. Yüz kızartıcı suç tanımı o kadar geniş bir çerçeve ki kabul edilemez. Yani bunun dışında suç işleyenler için aynı zamanda çöp bir rehabilitasyon alanıdır. Yani adam suç işlemiş, hüküm giymiş ama gelmiş şimdi çöp topluyor. Ne diyeceksin, yok yapma mı diyeceksin bana? Bu üç saydığımız kategori dışında, arkadaşlarımızın çalışmasının kabul edilmesi durumunda biz listeleri verdik.
Bir de vatandaş gördüğünde arkadaşlarımızı tanımlayacak bir numaralandırma sistemi ve derneğimizin logosunun olduğu bir giydirme meselesi var. Orada bir tıkanma var. Yelek mi yapacağız, çöpte iki gün giydiğini üçüncü gün giyemiyorsun. Sticker mı yapıştıracağız, dökülür. Görünmesi lazım, en azından kamera vesaire falan görsün. Bir yaka kartı yapmaya çalışıyoruz.
İş disiplini meselesine gelince de şunu söyledik: Çocuk işçiliği prensip olarak kaldırılmalı ama bugün bir realite olarak çocuk işçiliği var ve bu çocuk işçileri mümkün olduğunca güvenli alanlarda tutmak lazım. İlk prensibimiz ama bu bir ilk adım. Biz de çocuk işçilerin çalışmasından son derece rahatsızız ama bir realite olduğunu da biliyoruz. Çocuk işçiliği engelleyemiyorsak ikili bir talebimiz olmak zorunda: Bir, biz kendi depolarımızdaki çocuk işçileri mümkün olduğunca daha kalabalık yerlerden, güvenliksiz yerlerden uzak tutarak yaşatmaya çalışalım.
İkinci adım olarak bu tanımlılık meselesi beraberinde şunu getiriyor: Bir yerde olumsuz bir olay yaşanması durumunda bu işi yapan kişinin kim olduğunu biz de bilelim. Yani emniyet de bilsin biz de bilelim. Biz de yaptığı işin kusuruna diyelim, hatanın ya da suçun niteliğine göre merhale merhale gerekirse biz de kendi depomuzda çalıştırmayız.
Üçüncüsü, en önemlisi, biz her arkadaşımıza bu uyarıyı yaptık. Yani böyle çalışacağız, bu koşullarda çalışan arkadaşlarla devam edeceğiz. Çalışmayan arkadaşlara biz karışmayız. Niye bizimle çalışmıyorsunuz demeyiz. Ama siz de bir problem yaşarsanız sizin için hak savunuculuğuna da girmeyiz, çünkü biz uyardık. Kendimiz için de bunu yapmak zorundayız ki hep şunu anlatıyoruz. Tartışırken bir şeyi değiştirelim, oturduğumuz yerleri değiştirelim. Örneğin Belediye Başkanı ile oturup tartışıyorsak, konuşuyorsak biz bir an onun koltuğuna geçelim, o da bizim koltuğumuza geçsin. Şimdi bize “senin şurada gördüğün depo halk sağlığını tehlikeye sokuyor” denirse, haklı mı? Evet. Peki diğer taraftan ben bu depodan vazgeçebilir miyim? Hayır. Peki mümkün olduğunca iyileştirmek benim elimde mi? Kapatabilmek, daha yüksek kapatabilmek, tavanını kapatamasam bile… İşte çevreye yaymak, yakmak vs bir sürü problem doğurabilir. Bunları en aza indirmek bizim sorumluluğumuz.
Sınıf örgütü sadece “istemezük” diyen değildir
Peki belediyelerin attığı bir adım var mı?
Şu anlamda olumlu adımlar var; tamam diyenler var, sizi bir görelim diyenler var. Taahhütlerine uyanlar var. Biz de uymaya çalışıyoruz, onlar da. Gene vurguluyorum; yani belediyeler istiyor diye değil, zaten bizim yapmamız gereken şeyler var. Burada her zaman bir geleneksel çatışma alanı vardır, yeni çalışma ahlakıyla eski çalışma ahlakı her zaman çatışır, direnç gösterir, bir kültür oluşturur. Biz zaten bu koşullarda çalışmamalıyız ve dernek olarak arkadaşlarımıza sürekli şunu anlatıyoruz. Mesela işte birçok yerde depolarımızın kapatılmasını engelledik. Ciddi kavgalar, çatışmalar oldu, engelledik. Peki kazandık mı? Asla. Hiçbir şey kazanmadık.
Diyelim ki hiçbir müdahale olmasaydı, biz bu koşullarda çalışmayı ve yaşamayı kabul edecek miydik? O müdahalelerden bağımsız olarak… Asıl kazanmanın kriterini buradan koymak gerekiyor. Bu da beraberinde yeniden bir çalışma düzenlemesini gerektirir. Sınıf örgütü sadece “istemezük” diyen değildir. Yani ona da hayır buna da hayır ve karşıtı üzerinden kendini tarif etmez. Asıl başarısı kendi gündelik yaşamını nasıl örgütleyebildiğidir ve bu örgütleyebilme kapasitesidir. Dolayısıyla biz birileri istiyor diye değil zaten kendimiz için bunları yapmak zorundayız. Bu noktada çok ciddi zorlanıyoruz. Diğer taraftan da en azından çubuğu buraya doğru bükmemiz, yani onu istemeyiz bunu istemeyiz demek yerine ne istediğimizi söylemek ve ne yapabildiğimizi görebilmek önemli. Çünkü karşıda düşman varken herkesin yan yana gelmesi çok kolay da düşman yokken kendi çelişkilerimiz, farklılıklarımız gibi bir sürü şey devreye giriyor ve çatışma alanı yaratıyor bize. İşte o çatışma alanını ortadan kaldıramayız ama ne kadar iyi yönetebiliyorsak o kadar başarılıyız demektir.
Bir eşikteyiz
Son söz olarak ne demek istersiniz?
Derneğimiz kendi gücünün doğal sınırlarına dayanmak üzere, dayanacak da. Ne kadar örgütlü, örgütsüz olduğumuzdan bağımsız olarak. Çünkü, deneyimi ve birikimi nasıl mücadele edilmesi konusunda bir yöntem yarattı ve bu yöntem kabul edilebilir bir yönteme dönüştü, genel kanaat oluşturdu kendi arkadaşlarımız içerisinde. Ayağımızı basabileceğimiz bir zemin oluştu. Bundan sonra daha iyi olur. Hatta büyüdükçe, daha fazla üye oldukça niteliğimiz düşecek gibi gözüküyor. Bu anlamda doğal sınırlara ulaşma hali var. Haziran’da genel kurulumuz var ve şunu tartışmaya başladık kendi içimizde: Ya biz patinaj yapacağız bir yerden sonra ya da artık daha sektörel taleplerin dışında kendimize benzeyen sosyal gruplara doğru açılarak ve aynı zamanda da sektörel söylemin, bir sendikalist yaklaşımın dışında, siyasal bir sınıf söylemi geliştirerek açılmak zorundayız ve nitelikli büyümek zorundayız. Bizim kağıtçılar tabiriyle söyleyeyim; demirle demir yan yana geldiğinde daha çok demir eder, yığın artar, hurdacı tabiridir bu. Ama işte demirle artık tunç mu, başka bir alaşıma ihtiyaç var. Yani burada kendi sınırlarımız içinde duramayız. Bir tercih yapma noktasına doğru adım adım gidiyoruz.
İkincisi, bizim açımızdan şu prensibi hep anlatmaya çalışıyoruz, en zorlandığımız nokta, yani bizim prensibimiz gücümüzü göstermek değil gücümüzü harekete geçirmektir. Yani güç gösterisi bizden uzak olsun mesela. Baktığımda tuhaf geliyor bana, yani algı yönetmekse, dediğim gibi işte 960 polisin katıldığı 4-5 gün süren operasyonlar yaşıyorsan şöyle bir algı da yönetebilirsin: “Direndik, kazandık…” bilmem ne. Ama bu gerçek değil. Buradan kurtulmak lazım, güç gösterisi bir acizliktir. Eylemde de olacağız, olmaya da çalışıyoruz. 1 Mayıs’ta da varız. DİSK’in işçileri için de gittik, Rojin için de eylem yaptık, her şey için yaparız süreci içinde ama güç gösterme meselesinden uzak durmak lazım. Alanlar podyum, biz de manken değiliz. Sürekli gücümüzü harekete geçirmemiz gerekiyor. Bunu özellikle şeyde vurgularım kendimizde de bu hastalık, dönem dönem gelişmekle birlikte bizim dışımızda sınıf hareketinde çok sirayet etmiş bir şey. Yani aslında kendimize değil bütüne dair bir eleştirim olsun bu.
Bu kriz artık bizim yaşamsal, siyasal taleplerimizi belirleyecek
Başta da konuştuk ama yine söyleyeyim. Şu an dünyanın en stratejik sektörü enerjideki krizin sonuçlarının bize ne kadar dolaysız olarak yansıdığının henüz farkında değiliz. Bu bir geçiş dönemi ve her geçiş dönemi büyük bir yıkımdır. Geçen yıl ocak ayında ABD Paris İklim Anlaşması’ndan çekildi. Donald Trump’ın 25 Ocak’ta çekilirken verdiği demeç herkesin gözünden kaçtı. Dedi ki; “Fosil yakıt kullanımı ile ilgili kısıtlamalar, anlaşmalarla ilgili kısıtlamalar bizimle Çin arasında haksız bir rekabet yaratıyor ve bu haksız rekabeti ortadan kaldıracağız, Çin kullanıyorsa biz de kullanacağız.” Yenilenebilir enerji alanlarına dair bütün fonlar, banka kredileri kesildi, moratoryum ilan edildi. Acil enerji eylem planı hayata geçirildi 25 Ocak’tan bu yana. İddiası şuydu: “ABD yeniden bir petrol ihracatçısı olacak ve yeniden fosil yakıt üzerinden üretimi devam ettirecek.”
Bir yılda olanlar gözden kaçıyor. Somali, Venezüella, şimdi de İran… Bunların tamamı şunun üzerine kurulu: Çin’in önüne bir enerji bariyeri oluşturmak. Çin’i kısıtlamak ve tabii Türkiye’ye akıllara zarar bir doğalgaz satışı. Yani yakında olanlar, mesela benim aklıma geliyor. Elon Musk aynı gün istifa etti, çünkü hem Tesla’nın hem Amerika’daki deniz üstü rüzgar panellerinin sahibiydi. Moratoryum ilan edildi. Elon Musk istifa etti. Çatışma çok büyük. Her alana yansıyor, gıdaya yansıyacak, bizi çok büyük bir gıda krizi bekliyor. Bu ne 74’e, OPEC krizine benziyor, ne Körfez krizine benziyor. Bunlar siyasal krizlerdi, bu sefer tamamen jeolojik bir kriz var, bir daha ucuz enerji yok. Bir Amerikalı senatör de şunu söylüyor: “Bu geçiş sürecinde, dünyanın 500 yılını kurtarabilmek için 50 yılını feda etmemiz gerekir.” Ama sahte iyimserlik her zaman şöyledir, nereden biliriz 50 yılı feda ettiğimizde 500 yılı kurtaracağımızı? Ve 50 yıl feda etmekten neyi kastediyor? Beklenen süreç bu. Biz bu sürecin aslında çok dolaysız içerisindeyiz şu an. Avrupa bu yüzden atıklarını sürekli stokluyor, bakın altyapısı yok, hammaddeye dönüştürebilecek. Çünkü yıllardır maliyetli olduğu için at kurtul mantığıyla bakıyordu atık mantığıyla, şimdi stoklamaya başladı bunları. Böyle bir krizin içerisindeyiz. Buna dikkat çekmek gerekiyor. Ve bu kriz artık bizim yaşamsal taleplerimizi, siyasal taleplerimizi belirleyecek. Bak aç mıyız tok muyuz, bu noktaya geliyoruz. Söyleyeceğim budur, buna göre yeniden herkes aklını başına devşirmeli ve herkes buna karşı bir güç birliği oluşturmalı.
Söyleşi: Zişan Gür
Söyleşi sendika.org internet sitesinden alınmıştır.
