Komün, meclis ve konsey: Tarihten günümüze örgütlenmenin imkânı ve sınırları – Mert Yıldırım (Sendika.Org)

Basından

Giriş

Son yıllarda “komün”, “meclis”, “konsey”, “şura” gibi kavramlar siyasal tartışmalarda yeniden ve artan bir sıklıkla dolaşıma girmiş bulunuyor. Bu kavramlar kimi zaman devlet karşıtı bir özgürlük vaadi, kimi zaman radikal demokrasi iddiası, kimi zaman ise iktidar-dışı bir siyasal etik olarak tartışılmaktadır. Özellikle neoliberal devlet biçimlerinin yarattığı siyasal tıkanma, temsili demokrasinin derin meşruiyet krizi, otoriter yönelim ve toplumsal çözülme süreçleri, bu tür kolektif örgütlenme biçimlerini yeniden “keşfedilen” alternatifler hâline getirmiştir.

Ancak bu yeniden keşif çoğu zaman tarihsel bağlamından kopuk, romantize edilmiş ve siyasal iktidar sorunundan yalıtılmış bir çerçeve içinde yapılmaktadır. Komün, meclis ya da konsey; ya saf bir özgürlük alanı olarak idealleştirilmekte ya da devletin yerine ikame edilebilecek kendiliğinden yapılar olarak ele alınmaktadır. Oysa tarihsel deneyimler, bu kolektif örgütlenme biçimlerinin ne kendiliğinden ortaya çıktığını ne de kendi başına kalıcı olabildiğini göstermektedir.

Komün, meclis ve konsey kavramları sıklıkla eşanlamlı biçimde kullanılsa da tarihsel olarak farklı siyasal işlevlere sahip olmuştur. Meclis, kolektif karar alma ve temsil biçimini; konsey, özellikle modern sınıf mücadeleleri bağlamında üretim ve kamusal yönetim alanında ortaya çıkan, geri çağrılabilir delegasyon esasına dayalı iktidar organlarını; komün ise hem bir yönetim biçimini hem de mülkiyet, egemenlik ve siyasal iktidarın kolektif yeniden örgütlenmesine ilişkin daha bütünlüklü bir toplumsal tasavvuru ifade eder. Bu çalışma, bu kavramları eşitlemek yerine aralarındaki tarihsel kaymaları izlemeyi; böylece komünal biçimlerin hangi koşullarda siyasal iktidara yaklaşabildiğini, hangi koşullarda yerel ve etik alanlara sıkıştığını ya da devletleşerek özgün niteliğini yitirdiğini tartışmayı amaçlamaktadır.

Biz bu çalışmada, komün–meclis–konsey biçimlerini tarihsel süreklilik ve kopuşlar içinde ele alacağız. Bunu yaparken ne nostaljik ütopyalara ne de hazır siyasal reçetelere yaslanacağız. Temel tez şudur: Komün, tarih boyunca toplumsal iktidarın yerel ve kolektif biçimlerde örgütlenme girişimi olarak ortaya çıkmış; devletle kurduğu gerilimli ilişki içinde ya bastırılmış, ya dönüştürülmüş ya da devletleşerek kendi özgün niteliğini yitirmiştir.

Bu nedenle komün meselesi yalnızca “yerel demokrasi” ya da “doğrudan katılım” başlığı altında ele alınamaz. Komün, aynı zamanda iktidar, egemenlik, sınıf ve ölçek sorunlarının merkezinde yer alır. Bu çalışma, önce tarihsel bir gezintiyle komünal örgütlenmenin erken biçimlerini ele almakta; ardından modern devrimci deneyimleri tartışmakta ve son olarak güncel komün söylemlerinin imkânlarını ve sınırlarını değerlendirmektedir.

Tarihsel gezinti: Geçmişten bugüne komün

Mezopotamya’da komün/meclis geleneği

Komünal siyasal örgütlenme fikrinin kökeni modern Avrupa’ya değil, insanlığın en eski yerleşik uygarlıklarına kadar uzanır. Mezopotamya’nın merkezi yaşam alanları bu açıdan kritik bir tarihsel eşik sunar. Sümer kentlerinde siyasal karar alma süreçleri tekil ve mutlak bir iktidar figürüne değil; farklı toplumsal kesimleri temsil eden meclislere dayanmaktaydı. Tarihsel kaynaklar, yaşlılar meclisi ve savaşçılar meclisi gibi kolektif organların varlığına işaret eder.

Bu meclisler yalnızca danışma organları değil, belirli koşullarda kralın yetkilerini sınırlayan ve meşrulaştıran yapılar olarak işlev görmüştür. Bu durum, erken dönem siyasal örgütlenmenin mutlak iktidar fikrine değil, kolektif karar alma pratiklerine yaslandığını göstermektedir. Kral, tanrısal ve sınırsız bir egemen olmaktan ziyade, belirli toplumsal dengeler içinde hareket eden bir figürdür.

Buradan çıkan sonuç şudur: Mezopotamya’daki bu meclis yapıları modern anlamda eşitlikçi ya da sınıfsız değildir; ancak siyasal iktidarın topluluk adına ve kolektif mekanizmalarla kullanılması fikri oldukça erken bir tarihsel dönemde ortaya çıkmıştır. Bu durum, komünal siyasal aklın insanlık tarihine içkin bir eğilim olduğunu göstermektedir.

Antik ve ortaçağda komünler

Antik dünyada ve Ortaçağ boyunca komün benzeri yapılar farklı biçimlerde varlığını sürdürmüştür. Antik Yunan’daki halk meclisleri, dışlayıcı karakterlerine rağmen, siyasal kararların doğrudan katılımla alındığı bir model sunar. Burada meclis yalnızca bir tartışma alanı değil, siyasal iktidarın fiilen kullanıldığı bir mekândır.

Ortaçağ Avrupa’sında ise komün kavramı daha somut bir siyasal içerik kazanır. Feodal hiyerarşiye karşı şehirlerin kazandığı özerklik, komünlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu komünler, yerel yönetim birimleri olmanın ötesinde, ekonomik dayanışma, ortak savunma ve kolektif karar alma mekanizmalarıdır. Komün, bu dönemde merkezi feodal iktidara karşı yerel toplumsal güçlerin örgütlü ifadesi hâline gelmiştir.

Bu örnekler, komünün her zaman devlet karşıtı bir form olmadığını; çoğu zaman merkezî iktidarla pazarlık eden, onu sınırlayan ya da ona karşı özerk alanlar açan bir yapı olarak işlediğini göstermektedir.

İslam coğrafyasında şura geleneği

Komünal siyasal pratikler yalnızca Batı tarihine özgü değildir. İslam dünyasında “şura” kavramı kolektif danışma ve ortak akıl fikrini ifade eder. Şura, Kur’an’da doğrudan bir devlet teorisi olarak değil, toplumsal ve ahlaki bir ilke olarak yer alır; ve erken İslam toplumlarında siyasal kararların meşruluğu büyük ölçüde şura mekanizmalarıyla ilişkilendirilmiştir.

Halife seçimleri ve toplumsal meselelerin görüşülmesi başlangıçta kolektif danışma pratiklerine dayansa da, Emevilerle birlikte saltanat sisteminin kurumsallaşması şura geleneğinin siyasal içeriğini boşaltmıştır. Şura, gerçek karar alma mekanizması olmaktan çıkmış; sembolik bir danışma ritüeline indirgenmiştir.

Bu süreç, komünal siyasal aklın devletleşme karşısında nasıl bastırıldığının tarihsel bir örneğidir. Şura, Mezopotamya’daki meclis geleneğiyle aynı çizgide yer alır: Toplumsal iktidarın kolektif kullanımına dayanan, ancak merkezî egemenlik tarafından sınırlandırılan bir form.

Anadolu’da komünal eşitlikçi isyan: Şeyh Bedreddin Hareketi

Anadolu’da komünal siyasal tahayyül zaman zaman açık biçimde eşitlikçi ve mülkiyet karşıtı isyanlar olarak da ortaya çıkmıştır. 15. yüzyıldaki Şeyh Bedreddin hareketi bu açıdan özgün bir örnektir. Bedreddin çevresinde şekillenen hareket, yer yer dinî motifler taşısa da, özü itibarıyla feodal mülkiyet ilişkilerine ve sınıfsal hiyerarşilere yönelmiş radikal bir itirazdır.

“Yârin yanağından gayrı her şeyde ortaklık” ifadesi, yalnızca ahlaki bir eşitlik çağrısı değil; üretim araçları ve toplumsal zenginliğin kolektif kullanımına dayalı bir düzen fikrinin simgesidir. Döneme özgü ütopik sosyalizm örneğidir. Hareketin Osmanlı merkezi otoritesi tarafından sert biçimde bastırılması, devletin bu tür kolektif ve eşitlikçi örgütlenmelere karşı tarihsel refleksini açıkça ortaya koymaktadır.

Modern dönem: Devrimci komün ve konsey deneyleri

Modern anlamda komün kavramı, siyasal içeriğini ve tarihsel ağırlığını en açık biçimde Paris Komünü ile kazanır. 1871’de ortaya çıkan bu deneyim, yalnızca kısa ömürlü bir ayaklanma değil; modern devlet biçimine karşı geliştirilen ilk kapsamlı işçi iktidarı denemesidir. Komün, bu yönüyle, daha önceki yerel özerklik ya da belediyecilik örneklerinden niteliksel olarak ayrılır.

Paris Komünü’nün tarihsel önemi, devlet aygıtını ele geçirmeye değil, onu parçalamaya yönelmiş olmasında yatar. Yasama ve yürütmenin ayrılığı kaldırılmış, seçilmiş temsilciler geri çağrılabilir kılınmış, profesyonel bürokrasi ve ayrıcalıklı memuriyet sistemi tasfiye edilmiştir. Komün, siyasal iktidarın toplumsallaştırılmasına yönelik somut bir girişim olarak şekillenmiş; bu anlamda, kelimenin gerçek anlamıyla bir komün deneyimi ortaya koymuştur.

Bu deneyim, Karl Marx’ın devlet teorisi açısından da belirleyici bir dönüm noktası olmuştur. Marx, Komün’ü, hazır devlet aygıtının ele geçirilemeyeceğinin tarihsel kanıtı olarak değerlendirmiş; burjuva devletin parçalanması fikrini ilk kez somut bir tarihsel deneyim üzerinden formüle etmiştir. Komün, bu çerçevede reforme edilen değil, işlevsizleştirilen bir devlet biçimini temsil eder.

Ne var ki Paris Komünü deneyimi, fiilî bir ikili iktidar durumu içinde gelişmiştir. Bir yanda Paris’te komünal yönetim organları, diğer yanda Versailles merkezli eski devletin askerî ve bürokratik çekirdeği varlığını sürdürmüştür. Komün, temsilin demokratikleştirilmesi ve bürokrasinin tasfiyesi konusunda radikal adımlar atarken, karşı-devrimci devletin askerî merkezini dağıtma ve ülke ölçeğinde siyasal üstünlüğü kurma meselesinde kritik bir gecikme yaşamıştır. Bu asimetri, komünal biçimin yerel gücü ile merkezî zor aygıtının sürekliliği arasındaki gerilimi açığa çıkarmış; yenilgiyi hızlandıran yapısal faktörlerden biri hâline gelmiştir.

Bu yönüyle Paris Komünü, modern komün fikrinin kurucu anı olduğu kadar, komünal iktidarın merkezî devlet aygıtı karşısındaki kırılganlığını da gözler önüne seren ilk büyük tarihsel deneyimdir.

Paris Komünü’nden Sovyetlere

Paris Komünü’nün ardından komünal siyasal örgütlenmenin en kapsamlı ve etkili örneği, Rusya’daki sovyetler deneyimi olmuştur. “Sovyet” kavramı, doğrudan “konsey” anlamına gelir ve başlangıçta belirli bir ideolojik programdan ziyade, işçi ve askerlerin kolektif öz örgütlenmesini ifade eder.

1905 Devrimi sırasında ortaya çıkan sovyetler, fabrika, kışla ve mahalle temelli meclisler olarak şekillenmiş; 1917’de ise devrimci sürecin asli siyasal organları hâline gelmiştir. Bu dönemde sovyetler, aşağıdan yukarıya işleyen, geri çağrılabilir delegelere dayanan ve doğrudan temsil ilkesini esas alan yapılar olarak işlev görmüştür. Bu yönüyle sovyetler, komünal iktidarın geniş ölçekli bir karşılığı olarak tarih sahnesine çıkmıştır.

Ancak iç savaş koşulları, dış müdahaleler ve ekonomik yıkım, sovyetlerin siyasal işlevini hızla dönüştürmüştür. Devrimin hayatta kalma zorunluluğu, merkezîleşmeyi beraberinde getirmiş; parti ile devlet aygıtı giderek bütünleşmiştir. Sovyet kongrelerinin ve yerel delegasyon mekanizmalarının siyasal ağırlığı azalırken, karar alma süreçleri parti aygıtında yoğunlaşmıştır. Böylece sovyetler, başlangıçtaki kolektif iktidar organları olmaktan çıkarak, giderek kararların onaylandığı biçimsel yapılara dönüşmüştür.

Bu dönüşüm, komünal iktidarın tarihsel çelişkisini açık biçimde ortaya koyar: Komünal yapı, devletleştiği ölçüde siyasal özerkliğini yitirmekte; devletleşmediği ölçüde ise örgütlü karşı-devrimci güçler karşısında kırılgan kalmaktadır. Sovyet deneyimi, bu nedenle, komünün ne saf yerellik ne de sorunsuz bir merkezî iktidar biçimi olarak düşünülebileceğini gösteren tarihsel bir eşik oluşturur.

İtalya fabrika konseyleri

1919-1920 yıllarında İtalya’da yaşanan ve literatürde Biennio Rosso (Kızıl İki Yıl) olarak anılan süreç, konsey deneyimlerinin en gelişkin ve bilinçli örneklerinden birini ortaya çıkarmıştır. Özellikle Torino merkezli fabrika konseyleri, Almanya ve Macaristan’daki örneklerden farklı olarak, yalnızca devrimci bir kriz anının ürünü değil; üretim süreci içinde kök salan, süreklilik kazanan ve siyasal iktidar iddiasını doğrudan gündeme getiren yapılardı.

İtalya’daki konsey hareketinin özgünlüğü, konseylerin sendikal temsilin ya da geçici grev komitelerinin ötesine geçerek, fabrikanın yönetimini fiilen üstlenmeye yönelmesinde somutlaşmıştır. Konseyler, işçilerin yalnızca taleplerini dile getirdiği araçlar değil; üretimin örgütlenişini, iş disiplinini ve teknik kararları kolektif biçimde ele alan alternatif bir iktidar çekirdeği olarak şekillenmiştir. Bu durum, konseylerin yalnızca “aşağıdan demokrasi” değil, potansiyel bir işçi iktidarı biçimi olarak düşünülmesini mümkün kılmıştır.

Bu deneyimin teorik ifadesi, Antonio Gramsci ve çevresinin çıkardığı L’Ordine Nuovo (Yeni Düzen) dergisi etrafında yürütülen tartışmalarda somutlaşmıştır. Gramsci, fabrika konseylerini geleceğin sosyalist devletinin embriyonu olarak ele almış; parlamenter biçimler ve sendikal bürokrasi karşısında, üretimden yükselen doğrudan bir siyasal iktidar formu olarak konumlandırmıştır.

Ne var ki bu deneyim, iktidar sorununda aşılması gereken temel eşiği geçememiştir. Konseyler fabrikalarda güçlü biçimde kök salmış olsa da, bu yerel ve sektörel iktidar odakları ulusal planda siyasal iktidara bağlanamamış; parti, sendika ve devlet arasındaki güç ilişkileri içinde izole kalmıştır. Böylece İtalyan konseyleri, fiilî bir iktidar pratiği üretmiş; ancak bu pratiği genelleştirecek bir siyasal geçiş mekanizması oluşturamamıştır.

Almanya’da ve Macaristan’da sovyet deneyimi

İtalya’daki konsey deneyimi, aynı tarihsel momentte Almanya ve Macaristan’daki konsey deneyimleriyle birlikte ele alındığında daha net biçimde anlaşılır. Almanya’da işçi ve asker konseyleri, savaş yorgunu imparatorluk düzenine karşı kitlesel biçimde yükselmiş; ancak sosyal demokrat önderliğin devlet aygıtını restore etme tercihi sonucunda parlamenter düzene eklemlenerek tasfiye edilmiştir. Burada konseyler, devletle uzlaşma yoluyla etkisizleştirilmiştir.

Macaristan’da ise konseyler kısa süreliğine devlet iktidarını doğrudan üstlenmiş; ancak bu deneyim, hem iç sınıfsal direniş hem de dış müdahaleler karşısında hızla yenilgiye uğramıştır. Konseyler bu kez devlet aygıtı içinde erimiş; siyasal iktidarın yoğunlaşması, komünal biçimin özerkliğini ortadan kaldırmıştır.

Devletle uzlaşma (Almanya), devlet içinde erime (Macaristan) ve devlete sıçrayamama (İtalya) biçimleri, konsey formunun iktidar sorunuyla kurduğu çözümsüz ilişkinin üç farklı yüzünü ortaya koyar. Bu deneyimler birlikte ele alındığında, konseylerin tarihsel kaderinin ne salt örgütsel zayıflıkla ne de “erkenlik” sorunuyla açıklanabileceği görülür. Sorun, konsey biçimi ile merkezî siyasal iktidar arasındaki ilişkinin tarihsel olarak çözülememiş olmasıdır.

Güncel deneyimler ve komün fikrinin yeni yorumları

Modern devrimci dönemin komün ve konsey deneyimleri, doğrudan iktidar sorunu etrafında şekillenmişti. Güncel komün tartışmaları ise aynı tarihsel düğümü farklı biçimlerde yeniden üretmektedir. Ölçek sorunu, güvenlik ihtiyacı, merkezî siyasal karar alma zorunluluğu ve dış baskılar, günümüzde komünal örgütlenmelerin hareket alanını belirleyen temel etkenlerdir. Bu nedenle güncel deneyimler, “başarı” ya da “başarısızlık” ikiliğiyle değil; komünal yapının devletle kurduğu ilişkinin biçimleri üzerinden değerlendirilmelidir.

Zapatista deneyimi: İktidarı sınırlandıran komün

Güncel komün tartışmalarında en sık referans verilen örneklerden biri, Meksika’nın Chiapas bölgesinde ortaya çıkan Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu deneyimidir. Zapatistalar, klasik devrimci iktidar anlayışından bilinçli bir kopuşu temsil eder. Devlet iktidarını ele geçirmeyi değil, onu sınırlandırmayı ve etkisizleştirmeyi hedefleyen bir siyasal strateji benimsemişlerdir.

Zapatista komünleri, yerel topluluklara dayanan meclisler aracılığıyla örgütlenir. Temsilciler geri çağrılabilir, görev süreleri sınırlıdır ve karar alma süreçleri kolektiftir. “Emrederek yönetmek” yerine “doğrudan katılım” ilkesi, bu yapının siyasal mantığını özetler. Bu yönüyle Zapatista deneyimi, komünü iktidar perspektifinden ziyade ahlaki ve siyasal bir öz disiplin alanı olarak yeniden tanımlar.

Ancak bu deneyimin sınırları açıktır. Zapatista komünleri, belirli bir coğrafi alan ve sınırlı bir nüfus ölçeğinde varlığını sürdürebilmektedir. Devlet iktidarıyla doğrudan bir hesaplaşmadan kaçınan bu yapı, ülke ölçeğinde siyasal dönüşüm kapasitesi geliştirememiştir. Böylece Zapatista deneyimi, komünün iktidarı bilinçli olarak dışladığı koşullarda dayanıklılık kazanabildiğini; ancak bu dayanıklılığın aynı zamanda siyasal ölçeklenme sınırı yarattığını göstermektedir.

Nitekim Zapatista özerkliğinin son dönemde geçirdiği dönüşüm, bu deneyimin yapısal sınırlarını daha görünür hâle getirmiştir. Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu, 2023 itibarıyla uzun yıllar boyunca özerk yönetimin kurumsal çerçevesini oluşturan özerk isyancı belediyeleri ve bunlara bağlı iyi yönetim konseylerini feshettiğini açıklamıştır. Bu adım, özerklikten vazgeçiş değil; artan paramiliter şiddet, kartel faaliyetleri, göç ve devlet baskısı karşısında klasik kurumsal özerklik biçimlerinin sürdürülemez hâle geldiğinin kabulü olarak okunmalıdır. Özerklik, bu aşamada daha parçalı, daha kapalı ve daha düşük ölçekli topluluk ağları üzerinden sürdürülmeye çalışılmaktadır. Bu gelişme, ölçek-güvenlik-merkezîleşme geriliminin güncel bir biçimde yeniden üretilmesi anlamına gelir: İktidarı dışarıda bırakarak dayanıklılık kazanma çabası, aynı anda siyasal etki alanının daralması pahasına işlemektedir.

Brezilya Topraksız Köylüler Hareketi deneyimi

Brezilya’daki Topraksız Köylüler Hareketi (MST), komünal örgütlenmenin devletle kurduğu karmaşık ilişki açısından özgün bir örnek sunar. MST, toprak işgalleri, kolektif üretim alanları ve köylü meclisleri aracılığıyla kırsal alanda güçlü bir komünal yaşam pratiği inşa etmiştir. Bu yapılar, yalnızca ekonomik dayanışma birimleri değil; aynı zamanda siyasal özneleşme mekânlarıdır.

MST deneyiminin ayırt edici yönü, devletle ne mutlak bir kopuş ne de tam bir bütünleşme içinde olmasıdır. Hareket, bir yandan devletin toprak politikalarına karşı mücadele yürütürken; diğer yandan yasal tanınma, kamusal kaynaklara erişim ve siyasal müzakere kanallarını da kullanmaktadır. Bu “arada kalmışlık”, komünal yapının hem güçlenmesine hem de siyasal özerkliğinin aşınmasına yol açmaktadır.

MST örneği, komünün devletle ilişkisinin tek biçimli olmadığını; sürekli müzakere, çatışma ve tavizler üzerinden şekillendiğini göstermektedir. Bu durum, komünal örgütlenmenin ne saf bir iktidar alternatifi ne de yalnızca yerel bir dayanışma formu olduğunu açıkça ortaya koyar.

Türkiye’de yerel meclis deneyimi: Fatsa

Türkiye’de modern dönemde komünal örgütlenmeye en fazla yaklaşan deneyimlerden biri, 1979-1980 yıllarında Ordu’nun Fatsa ilçesinde ortaya çıkan yerel meclis pratiğidir. Fatsa deneyimi, klasik anlamda bir komün olarak tanımlanmasa da, yerel halk meclisleri aracılığıyla siyasal iktidarın tabana yayılmasının somut bir örneğini sunar.

Fatsa’da mahalle komiteleri, yalnızca danışma organları değil; belediye yönetimini fiilen yönlendiren ve denetleyen kolektif yapılar olarak işlev görmüştür. Yerel sorunlar, merkezi bürokratik mekanizmalar yerine doğrudan halk toplantılarında ele alınmış; karar alma süreçleri geniş katılıma dayandırılmıştır. Bu yönüyle Fatsa, temsili demokrasinin sınırlarını zorlayan bir yerel iktidar pratiği üretmiştir.

Ancak bu deneyim de merkezî devlet aygıtı karşısında uzun ömürlü olamamıştır. Askerî müdahale ile tasfiye edilmesi, yerel meclis temelli iktidar biçimlerinin, merkezî zor aygıtı karşısındaki tarihsel kırılganlığını bir kez daha göstermiştir.

Batı’da lokal komünler: Alternatif yaşam mı, siyasal çıkmaz mı?

Günümüzde Avrupa ve Kuzey Amerika’da ortaya çıkan ekolojik komünler, kooperatifler ve yerel belediyeci deneyimler, komün fikrinin siyasal içeriğinin zayıfladığı bir yönelimi temsil etmektedir. Bu yapılar, çoğu zaman kapitalizmin yıkıcı etkilerine karşı alternatif yaşam pratikleri geliştirmeyi hedefler; ancak siyasal iktidar sorununu bilinçli biçimde dışarıda bırakır.

Devletle doğrudan bir çatışmadan kaçınılması, bu komünlerin sistem içi uyum kanallarına hızla eklemlenmesine yol açmaktadır. Böylece komün, toplumsal dönüşümün aracı olmaktan çok, krizlerden kaçış alanına dönüşme riski taşır. Bu örnekler, komün fikrinin iktidar perspektifinden koparıldığında nasıl hızla içeriğinin boşaltılabildiğini göstermesi bakımından öğreticidir.

Rojava’nın Komün Modeli

Yaşadığımız coğrafyada güncel komün tartışmalarının en kapsamlı örneklerinden biri, hiç kuşkusuz Rojava deneyimidir. Rojava’da mahalle komünleri, halk meclisleri ve konseyler, yerel siyasal karar alma süreçlerinin temelini oluşturur. Bu yapılar, gündelik yaşamın örgütlenmesinde önemli bir rol oynar.

Rojava deneyimini birçok güncel komün örneğinden ayıran başlıca özelliklerden biri, kadın özgürlüğü perspektifinin kurumsal düzeyde siyasetin merkezine yerleştirilmesidir. Kadın meclisleri ve eş başkanlık sistemi, yalnızca temsili bir düzenleme değil; karar alma süreçlerinin gündelik işleyişini etkileyen yapısal bir mekanizma olarak işlev görür. Ayrıca çok kimlikli, çok etnisiteli ve çok inançlı toplumsal kompozisyonun temsiline dönük kurumsal düzenlemeler, komün-meclis-konsey mimarisinin yalnızca “yerel katılım” değil, aynı zamanda bir “birlikte yaşam rejimi” olarak kurulmaya çalışıldığını gösterir.

Ancak Rojava deneyimi, komünal örgütlenmenin tarihsel açmazlarından muaf değildir. Sürekli askerî tehdit, bölgesel güç dengeleri ve merkezî siyasal karar alma ihtiyacı, komünlerin özerkliğini zorlamakta; komünal yapılar ile devlet-benzeri kurumlar arasında kalıcı bir gerilim üretmektedir. Bu durum, komünün güncel koşullarda ancak merkezî siyasal ve askerî yapılarla birlikte var olabildiğini; fakat bu birlikteliğin de yeni çelişkiler yarattığını göstermektedir.

Bu üç güncel deneyim birlikte ele alındığında, komün fikrinin çağdaş biçimlerinin ortak bir tarihsel eşiğe çarptığı görülmektedir. Yerel ve kolektif örgütlenmeler belirli bir dayanıklılık ve meşruiyet üretebilmekte; ancak ölçek büyüdükçe güvenlik, karar birliği, kaynak dağılımı ve temsil sorunları kaçınılmaz biçimde gündeme gelmektedir. Zapatista deneyiminde bu eşik bilinçli olarak aşılmamakta; MST’de devletle müzakere ve çatışma arasında salınan bir ilişki içinde yönetilmekte; Rojava’da ise askerî ve siyasal merkezîleşme ihtiyacıyla birlikte sürdürülmeye çalışılmaktadır. Bu tablo, tartışmanın artık tekil deneyimlerin “başarı” ya da “başarısızlığı” üzerinden değil; komünün devletle, iktidarla ve ölçekle kurduğu ilişkinin tarihsel sınırları üzerinden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.

Sonuç: Bugün komün neyi ifade edebilir?

Komün, meclis ve konsey deneyimleri, tarihten bugüne tek bir çizgi hâlinde ilerlemiş değildir. Ancak bu deneyimlerin ortaklaştığı nokta açıktır: Komün hiçbir zaman kendiliğinden bir özgürlük alanı ya da sihirli bir siyasal çözüm olmamıştır. Her defasında iktidar sorunuyla yüzleşmiş; ya bastırılmış ya da devletleşme basıncı altında özgün niteliğini yitirme riskine girmiştir.

Bu yazının bütününde görüldüğü gibi komün tartışmasının merkezinde kaçınılmaz olarak iktidar sorunu yer alır. Komün, ne salt yerel bir yönetim tekniği ne de saf bir ahlaki tercih olarak var olmuştur. Her tarihsel bağlamda, devletle, egemenlikle ve sınıfsal güç ilişkileriyle gerilimli bir ilişki içinde şekillenmiştir. Dolayısıyla mesele, komünü iktidardan arındırmak değil; iktidarın hangi toplumsal biçimler ve hangi denetim mekanizmalarıyla örgütleneceğini tartışmaktır.

Marksist gelenekte komün, iktidarın reddi değil; iktidarın toplumsallaştırılması olarak ele alınır. Paris Komünü ve Sovyetler deneyimi, devlet aygıtının parçalanması ve sönümlenmesi fikrini gündeme getirirken, bu sürecin merkezî siyasal kapasite olmaksızın yürütülemeyeceğini de göstermiştir. Burada sorun, merkezî siyasal gücün varlığı değil; bu gücün bürokratik ve ayrıcalıklı bir zor aygıtına dönüşüp dönüşmediğidir.

Öte yandan devleti tümüyle reddeden yaklaşımlar, komünü çoğu zaman iktidar-dışı bir etik alan olarak kurgulama eğilimi taşır. Ancak tarihsel deneyimler, iktidarı bütünüyle dışlayan komünal biçimlerin, örgütlü karşı-devrimci güçler karşısında son derece kırılgan kaldığını göstermektedir. Komünün siyasal içeriği zayıfladığı ölçüde, komün yerel ve sınırlı alanlara hapsolma riskiyle karşı karşıya kalır.

Bu çerçevede temel teorik düğüm açıktır: Komün tek başına kaldığında bastırılmakta; merkezî siyasal güce dönüştüğünde ise devletleşme eğilimi üretmektedir. Bu ikili kader, komünün “doğası”ndan değil; sınıflı toplumlarda iktidarın her zaman örgütlü bir güç olarak ortaya çıkmasından kaynaklanır. Dolayısıyla komün tartışmasının gerçek ağırlık merkezi, “iktidar var mı yok mu” ikiliğine değil; iktidarın nasıl denetlendiğine, nasıl çoğullaştırıldığına ve hangi durumda geri çağrılabilirlik/katılım mekanizmalarıyla sınırlandığına yerleşmek zorundadır.

Bugün komün fikrinin yeniden gündeme gelmesi, temsili demokrasinin krizi ve neoliberal devlet biçimlerinin yarattığı toplumsal çözülmeyle doğrudan ilişkilidir. Ancak bu arayış, komünü romantize eden ya da onu iktidar sorunundan koparan yaklaşımlarla sınırlı kaldığı sürece, tarihsel deneyimlerin tekrarına dönüşme riski taşır.

Komün, bugün ancak şu koşullarda anlamlı bir siyasal perspektif sunabilir: Yerel ve kolektif karar alma mekanizmalarını güçlendirirken merkezî siyasal iktidar sorununu ertelememek; sınıfsal güç ilişkilerini görünür kılmak; devletin baskıcı karakterini aşmayı hedeflerken siyasal güç boşluğu yaratmamak. Bu, aynı anda hem bastırılmaya karşı direnç hem de devletleşmeye karşı fren mekanizmaları üretmeyi gerektirir.

Bu anlamda komün, ne tek başına kurtuluştur ne de aşılmış bir tarihsel formdur. Komün, hâlâ çözülmemiş bir siyasal sorunun -toplumsal iktidarın nasıl kolektif ve özgürleştirici biçimde örgütleneceği sorununun- en yoğunlaştığı tarihsel düğümlerden biridir.

Bu yazı sendika.org’dan alınmıştır. Tartışmanın güncelliğinden dolayı paylaşmayı uygun gördük

0 Paylaşımlar