Milli Dayanışma ve Ulusal Bütünlüğü Güçlendirme yasası nihayet çıktı. 367 imza ile meclis genel kuruluna sunulmuştu, 468 gibi çok yüksek bir “evet” oyuyla kabul edildi.
Son ana kadar yasa taslağının milletvekillerinden ve partilerden gizli tutulması şimdiye kadar görülmemiş bir olaydır. “Kürt sorunu gibi köklü tarihi bir sorunu ancak milli iradenin temsilcisi Meclis çözer” denildiği halde böyle yapılıyor olması, yani bırakalım toplumu, toplumun temsilcisi kabul edilen meclisten bile sakınılması sürecin ne kadar “tehlikeli” ve her an her müdahaleye açık “hassas” bir sorun haline getirildiğini gösterir. Anlaşılan o ki devlet süreci bundan sonra da mümkün olduğu kadar toplumsal etkilerden uzak, kapalı bir şekilde yürütmek istiyor. Toplumdan gelecek her türlü etkiyi ameliyat edilen açık bir yara gibi sürecin “enfekte” olması şeklinde değerlendiriyorlar.
Bu süreçte çıkacak olan ilk yasanın demokratikleşme içermeyeceğini, bunun bir defaya mahsus özel ve süreli bir “isyan bastırma” yasası olacağını devlet yetkilileri önceden söylemişlerdi. Silahların bırakıldığı ve örgütün tamamen dağıldığı teyit edildikten sonradır ki, ancak o zaman demokratikleşme yasalarına sıranın geleceğini belirtiyorlardı.
Bu yüzden bu yasa ne peşi sıra Kürt sorununun çözümüne ilişkin başka yasalara kaynaklık edecek bir “kök” yasadır, ne de muhtemel Kürt reformlarının siyasi çerçevesini belirleyen bir “çerçeve” yasadır. Bu yasa silah bırakma ve örgütün dağılması iradesi karşılığında ancak bu kararın pratikte yerine getirildiği görüldüğü takdirde uygulanacak olan bir kısmi af yasasıdır.
DEM Parti kaynaklarına göre, MGK’nın tespit ve teyit kararı resmi gazetede yayınlanınca bu yasa ile 4000’e yakın Kürt siyasi tutsağın 5 ve 10 yıllık ceza ertelemeleri ile derhal tahliye olması bekleniyor. Sadece 2005 yılı öncesinde müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet ceza alan içeridekiler ile bu suçlamalarla soruşturulan ve kovuşturulan dışarıdakiler ve insan öldürenler yasa kapsamının dışındadır.
Şimdi AKP medyası 2 ay içinde tüm silahların bırakıldığının ve KCK ile bağlantılı bütün örgütlerin dağıtıldığının tespit ve teyit edilmesinin beklendiğini, dolayısıyla yasanın muhtemelen iki ay sonra uygulanmaya başlayacağını duyuruyor. Yani top bir kez daha Kürt tarafında. Meclis başkanı Kurtulmuş bu yasanın uygulanmasından sonra topun tekrar TC’ye geçeceğini ve bazı reform yasalarının çıkacağını söylüyor. Gerçek durum nedir bilmiyoruz, ama AKP medyası Zap-Haftanin hudut hattından sonra Gare bölgesinin de gerilla tarafından boşaltıldığını, Kandil’e kadar 81 noktadan gerillanın çekildiğini bildiriyor. Eğer devlet gerçekten barış istiyorsa bu kadar geri çekilmeyi pekâlâ yeterli görebilir, silahsızlanmanın ve örgütün dağılmasının tamamlandığını “tespit ve teyit” ettiğini açıklar. KÖH’ün Türkiye devletine karşı savaşı “zihinlerden bile sildiğini” herkese inandırdığı şu şartlarda Kürt güçlerini daha fazlasına zorlamak, bölgenin her türlü ihtimale açık şu savaş ortamında samimi barışçı bir niyetle bağdaşmaz. Böyle olursa yasa gerçekten pratik bir uygulama olanağı bulabilir. Binlerce Kürt tutsak halkına, yurduna kavuşur; Avrupa’daki sürgünler döner ve siyaset yasağı süresinin bitmesini beklemeden yasal demokratik mücadeleye katılmaya başlarlar. Buna olumlu senaryo diyebiliriz. Yok eğer devlet Kandil bölgesinin de tamamen boşaltılmasını, 800 civarında olduğunu açıkladıkları ileri savaşçı ve komuta kadrolarının uzak ülkelere naklini dayatırsa yasanın öyle kısa zamanda uygulama fırsatı bulamayacağı açıktır.
Şu günlerde Rojava’da da özerk yönetimin ve SDG’nin fesih kararını açıklayacak olan Kürt Hareketi TC ile içine girilen süreçte devletin elini biraz daha rahatlatmış olmaktadır.
İmralı ile birlikte hazırlandığı ilan edilip Dem milletvekillerinin imzasını da taşıyan yasa metninin PKK/KCK’yi “terör örgütü” olarak kabul etmesi hiçbir Kürdün, hiçbir devrimci ve demokratın kabul edeceği bir şey değildir elbette. Hele Kandil’in daha önceki tartışmalarda “suç-suçlu” ifadelerini bile reddettiği, Dem yöneticilerinin mecliste “terörist senin babandır” itirazları hatırlandığında bu yasa metninin yasaya en taraftar olanların bile içine sinmeyeceği besbellidir. Kürtler Öcalan’ın “yasa yetersiz ama en azından bir başlangıçtır” sözleri üzerine bağırlarına taş basıp “terörist” lafını sineye çekmiş görünseler de bu moral saldırıyı unutmayacaklardır.
Bu yasayı “Kürt sorunu ilk defa kanun konusu oluyor” veya “Kürtler ilk kez Cumhuriyet hukukuna dahil oldu” şeklinde sunmak gerçekçi değildir. Evet, Kürtler Cumhuriyet hukukuna dahil oldu ama Kürt kimliği ile değil, hep olduğu gibi yine “terörist” tanımıyla dahil oldu! Yasanın tek bir yerinde “Kürt” kelimesi yoktur zaten. Kürtler “Cumhuriyet hukukunda” hâlâ yoktur. Sırrı Süreyya Önder’in son anda söylediği meşhur ek cümlesi ile ifade edecek olursak “sorun hukukî ve siyasal çerçeveye oturmuş” değildir hala. Kürtlerin Cumhuriyet hukukuna dahil olup olmayacağı meclis başkanının iddiasını doğru kabul edersek ancak bundan sonraki yasalara sıra geldiğinde belli olacaktır. Eşit vatandaşlık, Kürt kolektif kimliği, anayasal statü, ulusal dilde eğitim, kültürel haklar, yerel öz yönetime dair bu yasada hiçbir şey yok. Bu talepler ortada durmaya devam ediyor.
Biz her ulusal sorun gibi Ortadoğu’da on milyonlarca insanı ilgilendiren Kürt sorununun nihai çözümünün Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’ndan geçtiğine inanıyoruz. Kürtler bu hakkı ancak sömürgeci işgalin sona erdiği özgür vatan topraklarında özgürce kullanabilirler. Ancak o koşullarda ezen ulusla birlikte mi yoksa ayrı mı yaşamak istediklerine ve bağımsızlıktan özerkliğe kadar bu tercihlerin farklı biçimlerine özgürce karar vermeleri söz konusu olabilir.
KÖH’ün ulusal kurtuluş savaşını sona erdirdiği ve yasal mücadeleyi esas aldığı yeni koşullarda artık kendi kaderini tayinin özgürce yapılabileceği şartlara ulaşmak diğer Kürdistan parçalarını da hesaba katarsak çok uzun ve karmaşık bir yola girmiştir. Biz bu koşullarda da Kürt halkının bütün irili ufaklı ulusal demokratik haklarını kazanması için destek ve dayanışmamızı eksik etmeyeceğiz. Biliyoruz ki Kürt sorununun gerçek çözümü aynı zamanda Türkiye’de egemen rejimin devrimci bir yıkımı sorunudur. Bu yüzdendir ki Kürt sorununda her reform devrim ihtiyacını ortadan kaldırmaz, tam tersine daha çok bilince çıkartır ve Kürt meselesinde her reform daha ileri mücadeleler için basamak olur.
Bütün KÖH çevreleri bir süredir “sürece seyirci kalma, katıl” çağrısı yapıp duruyor ama somut bir biçim de öneremiyor. Çünkü “enfekte” olmasın diye müzakerenin kapalı yürütülüyor olması bir tercih gibi görünüyor. Müzakerenin sokaktaki mücadeleden etkilenmesi istenmiyor. Bu devletin işine gelebilir ama Kürt tarafının tercihi bu olmamalıdır. Tam aksine eğer müzakere dünkü düşmanla dengeli bir barış için yapılıyorsa müzakerecinin masada elinin güçlü olması, onun ardındaki mücadelenin gücüne bağlıdır. Düne kadar müzakereye güç kazandıran silahlı mücadele kozu da şu anda var olmadığına göre müzakereye güç verecek olan halkın kitlesel mücadelesidir. Hatta halkın talepleri arasında yer alan ama müzakerecinin talep etmediği kimi daha radikal talepler uğruna mücadele bile sokakta serbest kalmalıdır ki müzakerecinin masadaki eli güçlü olsun. Böyle bir kitle etkisini devlet müzakerenin “mikrop kapıp enfekte olması” şeklinde görebilir ama Kürt tarafı böyle görmemelidir.
İmralı heyetindeki Avukat Özgür Erol, son yasa ile 70-80.000 dava dosyasının erteleneceğini söylüyor. Bu, 3800-3900 PKK’li tutsağın serbest kalması, binlerce sürgünün ülkeye dönmesi demektir. Bu kitle şüphesiz yasal demokratik alandaki mücadeleye önemli bir katkı sağlar. Ayrıca bu kısmi afla evine, memleketine dönenler Kürdistan toplumunda belirli bir moral motivasyon da sağlayacaktır. Ayrıca bu yasanın ardından Öcalan’ın yaşam ve çalışma koşullarında ve dışarıyla temasında da bazı iyileştirmeler olacağı söylenmektedir. Ne var ki bu işin peşinden Kürt halkının yasal statüsü ve hakları, kayyum yasasının kaldırılması, AİHM ve AYM kararlarının uygulanması gibi gelişmeler olmazsa yakında kitlelerde belirli bir memnuniyet yaratan bu kısmi af yasası bir süre sonra “affa” uğrayan tarafta, yani Kürt tarafında toplumsal bir ukde ve eziklik duygusuna sebep olabilir, o takdirde mücadele azminde geriletici bir etki de yaratabilir.
