Almanya Seçimleri Üzerine

Makaleler

Almanya Seçimleri Üzerine | Avrupa’da Faşist Hareketin Yükselişi (1) – Mehmet Turan

Mehmet TuranPOLİTİKA

Almanya’da neo-faşist parti AfD’nin (Almanya için Alternatif) yükselişini faşizmi tarihsel bir süreç olarak ele alarak ama tarihsel benzetmeleri aşarak günümüz krizlerine yansımalarıyla birlikte analiz etmek gerekiyor. Faşizmin geçmişle sınırlı kalmadığını, günümüz liberal demokrasilerindeki krizler, ırkçılık ve kapitalizmin yapısal sorunları ile nasıl yeniden şekillendiğini tartışmalıyız. Başlangıçta en azından şu söylenebilir, faşizm ulus-devlet boyutunu aşıyor, evrensel bir karaktere bürünüyor. Trump’la birlikte karakteri değişen ABD emperyalizmi için aynı zamanda faşist tanımlaması yapılıyor olması bu ”evrenselleşme” süreci için karakteristik bir bulgudur. Keza Alman ve Fransız emperyalizmleri de içeride gelişen, neo-faşist popülist “aşırı sağ” kitle tabanlarıyla devlet aygıtlarını da saran bir faşistleşme potansiyeli taşıyorlar. Avrupa’da neo-faşist hareketler kitle temelini genişleterek ikinci savaş sonrası oluşan klasik burjuva devlet aygıtlarını da değişime uğratıyor. AfD’nin Almanya tarihinde görülmemiş seçime katılma oranıyla (%80)   yüzde 44 ile eyalet seçimini kazanması Hrıstiyan Demokrat, Sosyal Demokrat ve Yeşiller’in “yangın duvarı” dedikleri tehlike sınırının geçildiğini gösteriyor. Şimdi “Avrupa’da sınıflar mücadelesi yeniden başlıyor” demek için çok mu erken? Şimdi bunu tartışacağız.

Faşizm zaten hep vardı kolaycılığından uzak duran, faşizmin geri dönüşler ve tekrarlarla değişen kötücül doğası üzerinde düşünmeyi yeğleyen bir analiz gerçekçi bir yaklaşım olacak.  Hemen her şeyin kabuk değiştirdiği bir yüzyıldayız. Doğrusu, hibrit rejimler gerçeğini yaşıyoruz, o yüzden doğru sıfatı bulmakta zorlanıyoruz. Ama şurası açık ki 21.yüzyıl faşizmleri “ulusu yeniden canlandırma” (E. Traverso) projeleriyle faşist ideolojiler açısından post-faşist bir dönemin kapısını açmıştır.

Yeni sağ hareketler konusuna Enzo Traverso’nun belirlemeleriyle başlamak bir ön fikir vermesi açısından yararlı olacak:

“Klasik faşizm, topyekûn savaşın harap ettiği bir kıtada; bir iç savaş ikliminde, Bolşevizm ile çatışmasından doğdu. Faşizm, o dönem ‘Yeni İnsan’ mitini yaratan ütopyacı bir ideolojiydi. Günümüz yeni aşırı sağ hareketler ise bu dayanakların tümünden yoksundur: Avrupa’nın 1930’lardaki çöküşüyle kıyaslanamayacak bir ‘hegemonya krizinden’ doğuyorlar; radikalizmleri ‘devrimci’ hiçbir şey içermiyor ve muhafazakârlıkları da (geleneksel değerlerin, geleneksel kültürlerin, tehdit altındaki ulusal kimliklerin ve cinsel ‘sapkınlıklara’ karşı bir burjuva saygınlığının savunulması) faşist ideolojileri ve ütopyaları bu kadar derinden şekillendiren bir gelecek fikrine sahip değil. Onları “post-faşist” olarak nitelemenin daha uygun olacağını düşünmemin nedeni de bu.”

AfD gibi bu yeni hareketlerin göründüğü kadarıyla yeni bir siyasi düzen talepleri yok ve geleneksel kurumların istikrarına yönelik bir tehlike de arz etmiyorlar. Elitlere karşı “halkı” savunuyor ve düzeni yeniden tesis ediyormuş gibi görünseler de yeni bir düzen yaratmak konusunda istekli değiller. Avrupa’da, AB’nin kurumlarını yok etmekten ziyade, onun içinde kalarak otoriter ve milliyetçi eğilimleri uygulamakla daha çok ilgileniyorlar. Ama bu kültürel muhafazakâr politikaların elbette dış politikada önemli yansımaları olduğunu görmek gerekir. 

Afd’nin yükselişi ile Alman politikalarında yaşanan bu kırılma, yalnızca ülkenin iç siyasetini değil, Doğu-Batı dengelerini, transatlantik ilişkileri ve Avrupa Birliği’nin (AB) geleceğini de doğrudan etkileyen çok katmanlı bir krizin göstergesidir.

1990’daki birleşmenin üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen, Doğu eyaletleri (Eski Doğu Almanya) ile Batı eyaletleri arasındaki ekonomik ve sosyo-kültürel uçurum tam anlamıyla kapanmadı. Doğu’da sanayisizleşme, genç nüfusun Batı’ya göçü ve daha düşük ücret yapısı birikmiş bir haksızlık duygusu yarattı.  AfD bu hissiyatı başarıyla işleyerek, ana akım merkez partilere (CDU, SPD) karşı kendisini “Doğuluların gerçek sesi” olarak konumlandırdı. Doğu eyalet seçimlerinde elde ettiği zaferler bu yapısal kopuşun en net kanıtıdır. Öte yandan AFD Rusya yanlısı çizgisi ile Alman dış politikasında ciddi bir Jeopolitik kırılma yaratmıştır.

AfD’nin Rusya’ya yönelik yaklaşımı açık bir pragmatizm içeriyor.

Ucuz Rus gazına geri dönülmesi, yaptırımların kaldırılması ve Nord Stream hatlarının tamir edilmesi AfD’nin temel ekonomi söylemlerinden. (DW)

Almanya’nın NATO hedefleri doğrultusunda savunma harcamalarını artırması ve GSYH’nin %2’sinden fazlasını orduya ayırma sözü, mevcut bütçe dengelerini zorluyor. AfD, bu paranın Ukrayna’ya ya da orduya değil, Alman vatandaşının sosyal yardımlarına harcanması gerektiğini savunarak ciddi bir populist destek topluyor. (DW)

Almanya’da geleneksel partiler AfD ile koalisyon kurmayı reddediyor (Yangın Duvarı). Ancak AfD oylarını %20-30 bandına çıkardıkça, geride kalan ideolojik olarak zıt partilerin (örneğin CDU ve Sol/Yeşiller) kurduğu koalisyonlar son derece kırılgan ve işlevsiz kalıyor. (DW- Der Spigel)

 AfD, AB’nin yetkilerinin ulusal devletlere geri devredilmesini (Dexit veya aşamalı küçülme) savunuyor. Göçmen politikalarında sınırların kapatılması talebi, AB’nin en büyük kazanımı olan Schengen bölgesini zaten fiilen aşındırmaya başladı. (DW)

Fransa’daki siyasi çalkantılar ve Almanya’daki bu iç kilitlenme, AB’nin küresel ölçekte güçlü bir aktör olma iddiasını zayıflatıyor.

Almanya tek partili bir aşırı sağ iktidara doğru gitmiyor; ancak merkez siyasetin felç olduğu, karar alma mekanizmalarının tıkandığı ve Doğu-Batı fay hattının derinleştiği daha parçalı ve istikrarsız bir döneme giriyor. AB yok olmuyor, fakat Almanya lokomotif rolünü kaybettikçe AB çok daha içe kapanık ve pragmatik bir yapıya dönüşüyor.

Almanya’da bir yanda AfD’nin, diğer yanda Die Linke’nin (ve diğer sol dinamiklerin) yükselişi, merkez siyasetin çöküşünü ve sınıf mücadelesinin geleneksel kalıplarından çıkarak yeni bir boyuta evrildiğini gösteriyor. Bu elbette Almanya’daki sol ve sosyalist dinamiklerin ciddi zaafları olduğunu görmenizi engellememeli.

Yine de bu durumun, Almanya’da sınıf mücadelesinin yapısını değiştirdiği ve mevcut öznelerin bir iç muhasebeye yönelmeleri gerektiğini gösteriyor.

Geleneksel olarak sosyal demokratların (SPD) veya solun kalesi olan mavi yakalı işçi sınıfı, bugün iki farklı kampa bölünmüş durumda. Ağır sanayi, imalat sektörü ve kırsal/küçük şehir çalışanları kitlesel olarak AfD’ye yöneliyor. AfD bu kitleye “Kültürel Güvenlik” ve “Yeşil Dönüşüme Karşı Sanayiyi Koru” vaadinde bulunuyor. İşçiler, yeşil dönüşüm politikalarının fabrikalarını kapatacağını ve göçmenlerin ücretleri düşüreceğini düşünerek aşırı sağa kayıyor. Burada sınıf bilincinin yerini “yerli halk vs. küresel elitler/göçmenler” anlatısı alıyor.

Die Linke ise oylarını daha çok büyük şehirlerde (Berlin gibi), yüksek kira baskısı altında ezilen genç çalışanlar, prekarya (güvencesiz çalışanlar), hizmet sektörü işçileri ve göçmen kökenli emekçiler arasında artırıyor.

Sonuç: İşçi sınıfı, kapitalist sisteme karşı ortak bir cephe oluşturmak yerine kendi içinde kültürel ve coğrafi bir savaşa giriyor.

Geleneksel sınıf mücadelesi üretim araçları ve ücretler üzerinden yürütülürken, günümüz Almanya’sında odak noktası yaşam maliyetine (bölüşüm ilişkilerine) kaymış gözüküyor.

–Die Linke’nin Sınıf Söylemi: Die Linke sınıf mücadelesini esas olarak barınma (kiralara tavan fiyat), enerji fiyatları ve dev konut şirketlerinin kamulaştırılması üzerinden kuruyor.

-AfD’nin “Yalancı” Sınıf Söylemi: AfD, ekonomik programı itibarıyla neoliberal (zenginlerden az vergi alınmasını savunan) bir parti olmasına rağmen, sınıf öfkesini “Yeşiller’in iklim politikaları yüzünden pahalılaşan gaz/elektrik” üzerinden konsolide ediyor. Sınıf nefreti, burjuvaziye değil; devlet bürokratlarına ve akademisyen elitlere yönlendiriliyor.

Doğu eyaletlerinde sanayisizleşme ve 90’lardaki özelleştirme dalgasının yarattığı tahribat, buradaki halkta “2. sınıf vatandaş” hissi yarattı.

-Doğu’da sınıfsal öfke AfD kanalıyla aşırı milliyetçi ve sistem karşıtı bir biçim alıyor.

-Batı’daki metropollerde ise sosyo-ekonomik krizler Die Linke veya diğer sol hareketler kanalıyla kamucu, sosyalist reform taleplerine dönüşüyor.

-Bu durum, Almanya’daki sınıf hareketinin bölgesel olarak tamamen farklı ideolojilerle temsil edilmesine yol açıyor.

Bu kutuplaşma haliyle Alman sermayesini son derece huzursuz ediyor:

–İş Gücü Krizi: Almanya’nın ciddi bir nitelikli iş gücü açığı var. AfD’nin yükselişi ve yabancı düşmanlığı, yabancı uzmanların Almanya’ya gelmesini zorlaştırıyor.

–Siyasi İstikrarsızlık: Merkez partilerin (CDU, SPD, Yeşiller) erimesi, bütçe yapmayı ve reform gerçekleştirmeyi imkânsız hale getiriyor. Sermaye, ne AfD’nin ırkçı ve AB karşıtı izolasyonizmini istiyor, ne de Die Linke’nin kamulaştırma ve yüksek vergi taleplerini.

Almanya’da klasik manada “burjuvaziye karşı birleşmiş homojen bir işçi sınıfı” mücadelesi yaşanmıyor. Bunun yerine, kapitalizmin yarattığı krizlerin (enflasyon, konut krizi, güvencesizlik) yarattığı öfkenin nasıl kanalize edileceği savaşı yaşanıyor:

-AfD, bu sınıfsal öfkeyi milliyetçiliğe, ırkçılığa ve dış politikada pragmatizme yönlendirerek reaksiyoner bir sağ dalga yaratıyor.

-Die Linke, bu öfkeyi kamulaştırma, sosyal haklar ve antikapitalist politikalara çekmeye çalışıyor.

Bu durum, Almanya’da siyasal merkezin tamamen felç olmasına ve önümüzdeki yıllarda toplumsal ve sınıfsal çatışmaların sertleştiği, sokak ile sandık arasındaki gerilimin tırmandığı bir döneme işaret ediyor.

SOSYALİST KÖKLERE SAHİP OLAN DOĞU EYALETLERİ NEDEN AŞIRI SAĞA KAYDI?

Geçmişte sosyalist bloka dâhil olan Doğu Almanya’ da (DDR)  AfD’ nin bu denli güçlü olmasının nedenleri üzerinde durmak gayet önemli. Eski Doğu Almanya (DDR) topraklarında AfD’ninen yüksek oy oranlarına ulaşması ilk bakışta paradoksal görünür. Sosyalist geçmişe sahip bir toplumun sol/sosyalist partiler yerine neden aşırı sağa yöneldiğini anlamak için sosyo-ekonomik, tarihsel ve psikolojik süreçleri birlikte değerlendirmek gerekir: 1990’daki iki Almanya’nın birleşmesi Doğu Almanlar için bir “sosyalist sistemden kapitalizme geçiş” travmasıydı. Doğu’daki devlete ait sanayiyi özelleştirmek için kurulan özelleştirme kurumu, binlerce fabrikayı kapattı veya Batılı şirketlere kelepir fiyata sattı. Milyonlarca Doğu Alman kısa sürede işsiz kaldı. Birleşme bir “eşitler arası birleşme “den ziyade Batı Almanya’nın Doğu’yu ilhak etmesi ve kurumlarını dayatması şeklinde algılandı. Araştırmalara göre Doğu Almanların %50’den fazlası hâlâ kendisini “ikinci sınıf vatandaş” olarak hissetmektedir. AfD, bu kırgınlığı ve terk edilmişlik hissini ajite ederek oya dönüştürmüştür. (Der Spigel)

DDR devleti resmî olarak kendisini anti-faşist ilan etse de toplumsal yapısı oldukça merkeziyetçi, izolasyonist ve homojendi. DDR dönemi, demokrasi kültürünün gelişmediği, kararların yukarıdan aşağıya alındığı bir dönemdi. Doğu Almanya dış dünyaya tamamen kapalıydı; sığınmacı veya göçmen deneyimi yoktu. Bu nedenle, 2015 mülteci krizinde Doğu Almanya toplumu göç dalgasına karşı Batı’ya kıyasla çok daha sert bir reaksiyon gösterdi. AfD’nin göçmen karşıtı söylemi Doğu’da bu yüzden daha hızlı karşılık buldu. (Der Spigel)

1990’larda ve 2000’lerde Doğu Alman seçmen protesto oyunu sol popülist/sosyalist mirasçı PDS / Die Linke (Sol Parti) için kullanıyordu. Ancak Die Linke zamanla yerel yönetimlerde koalisyonlara girip “sistemin/müesses nizamın partisi” haline geldikçe, Doğu’daki düzen karşıtı seçmen radikal bir alternatif aradı. AfD, kendisini Berlin’deki elitlere başkaldıran yegâne parti olarak konumlandırarak Sol Parti’nin tabanını büyük oranda absorbe etti.

Doğu Almanya’da Rusça eğitimi zorunluydu ve Sovyet kültürüyle onlarca yıl süren bir temas vardı. Batı Almanya’nın aksine Doğu’da “Amerikan karşıtlığı” ve Rusya’ya karşı daha az önyargılı olma durumu yaygındır. AfD’nin Rusya yanlısı, NATO ve AB karşıtı dış politika çizgisi bu yüzden Doğu Alman seçmende olumlu karşılık bulmaktadır. Birleşmeden sonra genç, eğitimli ve özellikle kadın nüfus Batı Almanya’ya göç etti. Doğu’daki kasaba ve kırsal bölgelerde geride daha yaşlı, düşük eğitimli ve muhafazakar erkek nüfus kaldı. Sosyal altyapının (okullar, tren hatları, sağlık merkezleri) yetersizleştiği bu bölgeler, AfD’nin retoriği için en elverişli tabanı oluşturmaktadır.

Özetle; Sosyalizm geride sadece ideolojik bir bağ bırakmadı; aynı zamanda devletçi alışkanlıklar, Batı sistemine karşı hayal kırıklığı ve derin bir ekonomik-kültürel ezilmişlik hissi bıraktı. AfD, solun vaat edip veremediği “sisteme karşı öfkeyi temsil etme” işlevini sağ popülist bir söylemle ele geçirmiş durumdadır. Bu gelişimde başta De Linke gibi sol-sosyalist dinamiklerin Doğu eyaletlerindeki sınıfsal değişimi doğru okuyamaması ve oradaki Alman emekçilerinin birleşmeden sonraki hayal kırkılıklarını doğru tespit edememesinin büyük rolü vardır.  
0 Paylaşımlar