“Muhteşem Yedilinin Dönüşü” adlı kovboy filmini izledim (TRT1). Ağalığa boyun eğmek istemeyen bir köyün bütün erkekleri esir alınıp götürülünce, bir “kahraman”dan yardım istenir. Bu “kahraman”, kimini hapisten, kimini sokaktan ya da meyhaneden topladığı 6 kişiyle 50-60 kişilik çeteye karşı yardıma gider. Kocası kaçırılan bir kadınla aralarında şöyle bir konuşma geçmektedir filmde:
Kadın — (…) Belki de bölge polisinden yardım almalısınız.
Adam — Şimdiye kadar yardım ettiler mi?
— Hayır. Aslında anlıyorum, çünkü biz yoksuluz, onlara para veremeyiz… Peki, siz ne yapacaksınız?
— Elimizden geleni…
— Ve öleceksiniz?
— Bu da bir ihtimal.
— Chris, sonunda ne olursa olsun, seni asla unutmayacağız. Tabii, diğerlerini de…
— Daha ne isteyebilirim ki…
“Kahraman” aynı zamanda “kurban”dır filmde. Kahramanlık kendi içinde bu mantıkla işler. Ancak film, bu mantığı aşan sahneler de içeriyor. Örneğin haydutbaşı, esir alıp zorla çalıştırdığı köylüleri “korkak ve tembel” olarak niteleyince, “kahraman” oradaki köylülerden birine dolu bir tüfek verir ve haydutbaşına dönerek:
— Daha önce de köylüleri öldürmüştün, bunu da öldür, der.
Ama haydutbaşının silahına davranmadığını görünce ekler:
— Ne o, neden öldürmüyorsun? Çünkü ötekiler silahsızdı, öyle değil mi?
“Haydut”ların geçici olarak çekilip büyük bir güçle saldırıya hazırlandığı süreçte, köylüler ve onlara yardım edenler arasında inançsızlıkla inanç, cesaretle korku, umutla belirsizlik sürekli savaş halindedir. Çünkü köylüler, rençberler eninde sonunda “kahraman”ların evlerine döneceğini ve o güçlerle baş başa kalacaklarını bilirler. Kimi gelgitlerden sonra, ağırlıklı olarak “kahraman”ların, bir ölçüde de halkın savaşa ağırlığını koymasıyla düşman püskürtülür.
İlginç bir şekilde, haydutbaşı vurulur vurulmaz yandaşları ateşi kesip sırtlarını döner ve giderler: Haydutlar tarafında savaşmaya dair istek ve inanç, köylülerdekinden de zayıftır… Vurgu genelde “kahraman” ve arkadaşlarının üzerindedir. Zaten sonunda uzlaşma umudunu ayakta tutacak bir rahibin ellerine halkı teslim edip giderler. Ama yine de halkla, sınıfla uygun şartlarda doğru bir diyalog ve ilişki kurulabildiğinde ne kadar çarpıcı sonuçlar elde edilebileceğine ilişkin bir ileti de apaçık görülür…
Filmin sonunda arta kalan iki “kahraman” köyden ayrılırken bir an dönüp bakarlar. Biri:
— Hâlâ inanamıyorum, derken,
— İnansan iyi olur, der arkadaşı.
Toplumsal dönüşümlerde bireyin rolü ve sınıfla ilişkileri üzerine düşünmeye ve daha çok araştırmaya teşvik eden bir film… Bizdeki “profesyonel devrimci” tiplemesini bu kovboy filmindeki kahramanlığa benzeten “yapı”lar olmuştu geçmişte. Ayrıca birtakım “kahraman”ların gelip yoksulları “kurtarmasına” bel bağlamak, kökü destanlara kadar inen yaygın bir eğilimdir Anadolu’da.
Bilinçli, kararlı ve örgütlü bireyin tarihin ilerleyişine yapabileceği katkıları kimse görmezlikten gelemez. Ama konu devrim olacaksa, doğru dürüst, bilimsel temellere dayanan, vurguyu esas olarak “kahraman”lara değil, emekçi halka ve proletaryaya yapan örgütlülüklerin oluşturduğu bir parti devrime öncülük edebilir ancak! Bütün olumlu özelliklerine ve katkısına rağmen bireyler, çağının, içinde yaşadığı toplumun ve toplumsal ilişkilerinin ürünüdürler. Örneğin bir partinin “demokratik merkeziyetçilik” ve “kolektif önderlik” gibi ilkeleri ancak birey-toplum ilişkisinin diyalektik materyalist çözümlenmesi ışığında anlamlıdır. Bu anlam “özel durum ve koşullar” bahaneleriyle sakatlandığında, kurmaya çalıştığınız yeni insan toplumunun bu ilk nüvesini de sakatlıyorsunuz demektir.
“Komünistlerin (genel olarak büyük bir devrimi başarıyla başlatan devrimciler gibi) en büyük ve en tehlikeli hatalarından biri, devrimin sadece devrimcilerin eliyle yapılabileceğini sanmalarıdır. Tersine: Her ciddi devrimci çalışmanın başarısı için, devrimcilerin ancak gerçekten hayatiyet sahibi ve önder bir sınıfın öncüsü olarak rollerini oynayabileceklerini kavramak ve bunu hayata geçirme yeteneğine sahip olmak mutlak zorunluluktur. Bir öncü ancak, önderlik ettiği kitleden kopmamayı, tersine bütün kitleyi gerçekten ileriye götürmeyi bildiğinde öncünün görevlerini yerine getirmiş olur. En çeşitli faaliyet alanlarında komünist olmayanlarla bir ittifak yapmadan başarılı bir komünist inşadan söz edilemez.” (1)
Gerçekten de devrim, yalnızca çeşitli sınıf ve tabakalardan, kendini proleter davaya adamış en yetenekli ve bilinçli aydınların, komünistlerin, devrimcilerin değil; aynı zamanda ve daha da çok, kapitalist çarkın kirine pasına bulanmış kitlelerin eylemliliği ve ortak örgütlülüğüyle mümkündür. Haydi, suyu kaynağından bir yudum daha içelim:
“Rus işçileri, polisin halka zorbaca davranışına karşı, dinsel mezheplere zulmedilmesine, köylülerin kırbaçlanmasına karşı, amansız sansüre, askerlere işkence edilmesine, en masum kültürel girişimlerin bastırılmasına vb. karşı niçin hâlâ bu kadar az devrimci eylemde bulunmaktadır? Böyle bir eylem, ‘elle tutulur sonuçlar vaat etmediğinden’, ‘olumlu fazla bir şey sağlamadığından’, ‘iktisadi savaşım’ onları buna ‘itmediğinden’ ötürü müdür? Böyle bir görüşü benimsemek, tekrarlıyoruz, saldırıyı gerekmediği yere yöneltmek olur; kişinin kendi darkafalılığını ya da Bernştayncılığını işçi yığınlarına yüklemek olur. Eğer bütün utanç verici haksızlıklara karşı yeteri kadar geniş, çarpıcı ve anında teşhirleri hâlâ örgütleyemiyorsak, suç bizdedir, yığın hareketinin gerisinde kalışımızdadır. Bunu yaptığımız zaman (ve bunu yapmak zorundayız ve yapabiliriz de) en geri işçi bile, öğrencilerin ve dinsel mezheplerin de, köylülerin ve yazarların da, kendisini yaşamının her adımında baskı altında tutan ve ezen aynı karanlık güçler tarafından hakaretlere ve keyfi davranışlara uğradıklarını anlayacak ya da içinde duyacaktır. (…) Ve bunu duyunca bugün sansürcüleri ‘yuhalayacak’, yarın bir köylü ayaklanmasını acımasızca bastırmış olan valinin evi önünde gösteri yapacak, öbür gün kutsal engizisyon işini gören papaz kılıklı jandarmalara bir ders verecektir.” (2)
12 Mart darbe dönemi sonrasında anti-faşist mücadele ve hak arama eylemleriyle bağ kurma temelinde değerli bir direniş hattı örülmüş, çeşitli örgütler üzerinden farklı yol ve yöntemlerle bir mesafe katedilmişti. Burada en çok 68 kuşağının toplumda yarattığı sempatiye yaslanılmış, onların devamcısı binlerce insanımız mücadeleye katılmış, sivil-resmî faşist teröre başarılı karşılıklar verilmişti. Ama buna karşılık, 70’li yıllar boyunca, resmî-sivil faşist teröre direniş ve hak arama mücadeleleri ile iktidar perspektifli yatay ve dikey örgütlenmeyi, partileşmeyi bir arada ele alan; kitleleri devrimci eylem içinde eğitmeye ve “en geniş kapsamlı siyasal teşhirleri ve ajitasyonu örgütlemeye” yönelen birleşik bir hareket oluşturulamadı… ‘68 dönemi hareketlerinin dayanışma, siper kardeşliği, ötekini savunma gibi devrimci yüksek ahlak ve refleksinden, 1978’lerde altmış fraksiyona bölünmüş, birbiriyle sürekli sürtüşen, birçok kez sol içi çatışma yaşayan, proleterleşmek yerine “halkı kurtarmaya” soyunan, yer yer lümpenleşmiş, kabadayılaşmış, kitlesel katliamlar ve sıkıyönetimlerden bile gerekli dersleri çıkaramayan bir ortama sürüklenildi. Çok ciddi bir devrimci potansiyel, devletin katlettiği ‘68 devrimci kuşağı önderlerinin daha gerisinde bir yönelimle har vurulup harman savuruldu… Bunun tarihsel, toplumsal, siyasal sebepleri hâlen araştırılmaya, tartışılmaya muhtaçtır.
‘80’li yılların ortalarından sonra başlayan 12 Eylül’e tepki ve zulmün şeflerinden hesap sorma temelinde gelişen yeni devrimci yükseliş ise çıkış noktasındaki bütün umut vaat eden gelişimine karşılık, büyük Zonguldak yürüyüşü gibi kitle eylemlilikleriyle bağ kuramadı. Kişi, grup, devrimci ve demokratik örgütlülükler bazında cüretkâr girişimler, büyük fedakârlıklar, kahramanca direnişler görüldü. Gençlik ağırlıklı ciddi bir potansiyelle kısa ama etkili bir dönem yaşandı. Ancak gecekondu yıkımlarına direniş gibi nadir örnekler bir yana, halkın, sınıfın gerçek gündemiyle bütünleşecek ve ona öncülük edebilecek etkinlikler yeterince yapılamadı. Kaybedilen kadroların yerinin benzer nitelikte insanlarla doldurulamaması yeterli hazırlık ve derinliğin olmadığını kanıtlıyordu. Aslında kitle eylemliliklerinin örgütleyicisi olması gerekirken, ‘90’lı yılların ağır baskılarına direnecek yol ve yöntemleri geliştiremedi, başladıklarında ise süreklilik sağlayamadı. Giderek seslendiği kitleden kopan “uç” bir hareket olarak insanlarını, kendini tüketti. 95’lerden sonra genel olarak “kültür merkezleri” merkezli garip bir şekle sürüklendi. Kürt yurtsever dinamikleri, o süreçte en ağır bedelleri ödemesine rağmen süreç içinde pek çok kez “yalnız” kaldı, ideolojik olarak yalpaladı ve legalist-liberal sola pragmatik olarak daha fazla yaklaştı.
17 binden fazla insanın kayıplarda, “faili meçhul”lerde, işkencede, “yargısız infaz”larda, ölüm oruçlarında kaybedilmesi; ’93 ve ‘95’te yaşanan kitlesel katliamlar bile fraksiyonculuktan bir türlü vazgeçemeyen “sol”umuzu kendine getirip bilimsel hizaya sokamadı. Sonunda Diyarbakır Cezaevi Katliamı, Ulucanlar Katliamı, 19 Aralık Katliamı diye diye bugünkü utanılacak duruma gelindi. Bu sürecin de tarihsel, toplumsal, siyasal sebepleri araştırılıp tartışılmaya muhtaçtır (bakalım bu “muhtaç”lık durumumuz ne zaman sona erecek!).
Gelin, binlerce yıl önce yaşamış olan Uzak Doğulu bir bilgeye kulak verelim şimdi:
“En çok askere sahip tarafın mı yeneceğini sanıyorsun? Bu, kelle hesabına dayanarak savaşa gitmektir. Daha zengin olan tarafın mı yeneceğini sanıyorsun? Bu, cep hesabına dayanarak savaşa gitmektir. Daha keskin silahlara, daha sağlam zırhlara sahip olan tarafın mı yeneceğini sanıyorsun? O zaman kazananı tayin etmek kolay olurdu.
Dolayısıyla, zengin olanlar zorunlu olarak güvende, yoksullar zorunlu olarak güvencesiz değildir. Çoğunluk zorunlu olarak üstün gelmeyeceği gibi, azınlıklar da zorunlu olarak başarısızlığa uğramazlar. Kimin kazanıp kimin yitireceğini, kimin güvenlikte, kimin tehlikede olduğunu belirleyen, (onların) bilimleri, yol’larıdır.” (3)
Toplumu, devleti daha insancıl ve ileri yönde dönüştürmenin bilimi, “yol”u günümüzde bellidir. Yapılması gereken bu teorik-pratik-siyasal-kültürel miras üzerinde iş kardeşi, yol yoldaşı olarak dürüstçe çalışabilmenin yol, yöntem ve araçlarını artık yaratmaktır. Emperyal faşizme karşı yoğun bir sınıf hıncını yansıtan devrimci aydın öfkesi işçileşmelidir; işçi kitle ve hareketleri de aydınlanıp aynı sınıf hıncıyla buluşmalıdır; sınıfların ve ezilen halkların devrimci ittifakı kurulmalıdır; bu kısır döngüden, bu bataklıktan başka türlü çıkmak zor…
“Devrimci savaşım ile işçi sınıfı hareketini birbirini tamamlayan bir bütün içinde birleştirme yeteneğinden ya da olanağından yoksun olan aydınların tutkulu öfkesi” (4), sınıfın ve halkın nabzını duyamadığı ölçüde, eylemcilerinden istediği ve aldığı en yüksek özverilere rağmen toplumun gündemini pek etkileyemiyor, uzak kalıyor. Öncelikle “devrimci basil” olmaktan sorumlu sol geleneğimiz ise daha bilimsel-devrimci eserlerin düzgün, açık, net şekilde “külliyatını” oluşturamamış, olanları da yayamamış durumda. Bu yüzdendir ki bir kültür merkezinin “saz ve yabancı dil kursu” afişinde bile karşımıza, bize, halka yabancı o bildik “ajitatif” dil çıkıyor. Aynı dili konuşanların aynı dilden konuşamamaları ne acı! İster istemez Münir Özkul portresini bir kez daha anımsıyoruz. İbiş’in Rüyası adlı tiyatro oyunuyla ilgili olarak şöyle yazılmıştı:
“Halk gibi olmaktan, halk gibi yaşamaktan geçiyor İbiş’liğin yolu. Sorunlara ‘halkın sorunu’ diye baktın mı daha ilk adımda ya kendini dışlıyorsun ya halkı. Sorunların ‘bizim sorunumuz’ olması için işte o biz’den biri olmak gerek…”
Bütün bunlara ek olarak, temel devrimci teoriyi mücadeleye katılacak geniş kesimler için “ulaşılabilir” kılmak, onu birtakım “sorumlu”ların, “yönetici”lerin ancak anlayabileceği bir seçkinlik (ve aslında darkafalılık) konumundan uzaklaştırmak, yetişmeye çalışan gençleri teorik çalışma yapmaya, ML’in tahlili ve yeniden üretimine özendirmek, desteklemek en önemli görevlerimizden biri olmalıdır. Teoriyi “dipsiz kuyu” olarak gösterip gençleri gerçek bilim ve sanattan, gerçek bir siyasi kavrayıştan uzak şekilde “pratikte pişirmeye” çalışmak, bu dükkâncı darkafalılık, onların yanmasına yol açmakta, devrimci muhalefetin kısır ve cılız hâlinin fotoğrafını çekmektedir. Teori ve pratiğin birliği ilkesini, onlardan herhangi birini sakatlayacak şekilde saptıracak her türlü “hareket” aynı sonuca yol açacaktır ve kuşkusuz ki iyi niyetlerle yapılmış olması hataların hata olmasını engellemeyecektir…
Bir örnek vereyim: Suyun bu tarafında kalabilmiş bütün yapılar gibi “bizden” kabul etmek istediğimiz bir “kültür merkezi”, yakın olduğu için oraya gitmesini özendirdiğimiz üniversite öğrencisi bir akrabamıza “Felsefenin Temel İlkeleri” adlı kitabı bir buçuk yıldır “okutmaya” çalışmakta, ama önemli bir üniversitenin iyi bir bölümünü kazanma başarısı göstermiş olan delikanlının “zekâsı” bu ezberciliğe bir türlü “yetmemekteydi”!(6)
Delikanlıya önce “Komünist Manifesto”yu, ardından “Doğanın Diyalektiği”ni okuttuk. Şimdilerde “Ampiryokritisizm” okumakta ve Lenin’in esprili anlatımından hoşlanmaktadır; ama biraz da şaşkındır, çünkü ona son iki kitabın “kavranması güç” olduğu söylenmiştir. Çeviri, külliyat sorunları da vardır ama buna rağmen, suyu kaynağından içmeye çalışan, doğrudan Marx, Engels, Lenin okuyan her insanın alabileceği çok şey vardır. Kaldı ki bu insanların kitapları da bir kez okunup kenara konacak türden kitaplar değildir; başucu başvuru kaynakları ve araştırmaya çıkış noktası olarak “döne döne” okunacaktır. Örneğin, “Ne Yapmalı? (1902)”da “ekonomik demokratik mücadeleyi” esas alan ekonomistler ile devrimci şiddeti “işçi sınıfını kızıştırma aracı” olarak gören, onu devrimci kitle çalışması yerine ikame eden, birbirine oldukça zıt göründükleri hâlde Lenin’in deyişiyle “aynı kökten beslenen” eğilimler üzerine, araştırmacının kendi sözcükleriyle inceleme yapması sağlanabilir…
Bir kovboy filminden yola çıkıp nerelere vardık! Kuşku yok ki burjuva egemenliğini koruyup kollayan baskı ve zor aygıtları, “tarihte başka bir rol (kötülük kaynağı olmaktan başka bir rol) devrimci bir rol” (7) üstlenecek olan sınıf zoru ile parçalanacaktır. Ama biz sözümüzü yine bir Uzak Doğu bilgesinin bin yıllık sözleriyle bağlayalım:
“Bir öndere Tao aracılığıyla yardımcı olanlar, dünyayı zorlamak için silah kullanmaya eğilimli değillerdir; çünkü bu gibi şeyler tersine dönmeye yatkındır. Ordunun bulunduğu yerde dikenler biter, büyük savaşları kıtlık yılları izler.
Silahlar, uğursuz araçlardır; aydınlanmışlara özgü değildir. Ortada onları kullanmaktan başka seçenek yoksa dingin ve hırssız olmak, zaferi kutlamamak en iyisidir.”
“Yol, halkla önderliğin aynı hedef etrafında birleşmesi demektir; böylece onlar ölümü ve yaşamı korkmaksızın paylaşırlar…”
(Bu yazı, ilk hâliyle 2009’da Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi’nin 12. sayısında yayımlanmıştır.)
Notlar:
1- Lenin, Seçme Eserler, Cilt 11, s. 85, İnter Yay.
2- Lenin, Ne Yapmalı?, s. 80, Sol Yay.
3- Sun Bin, Yitik Savaş Sanatı, Anahtar Kitaplar Yay., s. 3
4- Lenin, a.g.y.
5- “Münir Özkul Portresi”, Edebiyat ‘81 Dergisi, sayı 4.
6- Burada “Felsefenin Temel İlkeleri” değil, eğitim yönteminin bilim dışılığı derdimiz…
7- Engels’ten aktaran Lenin, Devlet ve Devrim, Eriş Yay.
8- Sun Tzu, Savaş Sanatı, s. 15 ve s. 55, Anahtar Kitaplar Yay.
Süleyman Kuş
