Kıymet ve Kıymeti Kendinden Menkullük!

Makale

Burjuvazinin 14 Mayıs’da parlamento seçimi biterken, ikinci tura kalan cumhurbaşkanlığı seçimi ise
28 Mayıs’da tekrarlanacak. Tarihten bugüne sınıfsal karakterinde ve özünde zaten var olan hile ve
yalanların boca edilerek gerçekleştirilen- ve önümüzdeki uzunca sürede de böyle sürecek olan- bu
seçimlerde, genel karakteristikler ile birlik de belli başlı özgünlükler taşıdığını da belirtmek gerek.
Hakim sınıf kliklerinin öteden beri iki büyük siyasi kampa bölündüğünü bilmeyen yok gibidir. Fakat
şimdiki süreçte bunların her biri içerisindeki ittifak ve bloklaşmaların daha fazla öne çıktığını
söylemeliyiz. Cumhur ile Millet İttifak- lar- ı şeklindeki bu iki büyük siyasi kampın, hem kendi
içerisinde hem de birbirlerine karşı mücadelesi de haliyle burjuva ideoloji ve siyasetinden gıdasını
aldığını da bilmek durumundayız. Öyle ya çelişkili birlikler ve ittifaklar düşman cephesinde de söz
konusudur. Hakim sınıf- lar- a mensup egemen klik olan Cumhur İttifakının nispeten daha acımasız
ve pervasızlığı ayan beyan ortada ve güncel olsa da, sınıfsal nitelikleri ve bunun üzerinden yükselen
ideolojik politikalarında da çok belirgin bir farklılık göstermediklerini de vurgulamadan geçemeyiz.
Tabi ki buna şaşırmamak gerekir. Çünkü tekçi faşist TC devleti ve sisteminin temel yapı taşlarını iki
büyük siyasi kampa bölünmüş her iki ittifak bloğu da iliklerine ve kılcal damarlarına kadar
taşımaktadır. Hatta rengine ve nteliğine bu temel yapı taşları yön vermektedir. Tek tek atan
damarlarındaki burjuva faşist karakterler yeterince bilinmek durumundadır. Hal böyle olunca her
ikisininde gerçekte umut olmadıkları ve olamayacakları pekala söylenebilir. Keza başlarına saksı
düşüp dünya görüşleri ve paradigmalarını bir anda değiştirmeyeceklerine göre, her iki hakim sınıf
kliğinin, burjuva nitelikleri ve azınlık iktidarlarını temsil ettiklerini belirtmeden geçemeyiz. Her ne
kadar içlerinde çok azda olsa bazı tekil bireyler kısmi iyi niyetli ve nispeten birkaç kelam edecek
insanlar olsa da, sınıfsal ve kurumsal ve de sistemsel açıdan düşman cephesine mensup kesimler
olduğu gerçekliğini de asla bir kenara bırakmadan hareket etmemiz gerektiğini hatırlatmakda fayda
vardır. Burdan hemen her iki bloğa karşı küsmek ve aynı mesafede durarak kılıçları çekmek olarak
algılanmamalıdır. Kuşkusuz ki hükümeti ve muhalefetiyle hakim sınıf klikleri arasındaki çelişki ve
çatışmalar ile ortaya çıkan imkan ve gelişmelerden yararlanmasını bilmeliyiz. Fakat bir bütün olarak
dümeni onlara kırmadan, kayıtsız ve şartsız nesnelere dönüşmeden, esasta öz irade ve gücümüze
dayanmayı elden bırakmadan… Kendimizi silikleştirmeden ve inisiyatifi yitirmeden hareket etmek
zorundayız. Aynı şekilde bununla uyumlu ve örtüşen, ezilen ve sömürülen on milyonların çıkarlarını
gözetme perspektifi ve siyasetinden de asla kopmamalıyız. Büyük bedeller sonucu mevcuda kadar
ki elde edilen bazı kıymetli kazanım ve mevzilerimizi bir yandan koruma, diğer yandan ise bunların
daha da ilerletilerek geliştirilmesi temelinde bir anlayış ve pratik politikalar içerisinde olmamız
gerektiğini kim inkar edebilir ki? Her ne kadar söylem olarak hemen herkes böyle bir anlayış ve
politikaya sahip olduğunu dile getirirken, ne yazık ki gerçek hayatın kendisi başka türden
gelişmeleri ve somutlukları göstermektedir. Bir bakıyorsunuz mevziler daha da zayıflamış ve daha
gerilere düşülmüş, Alan etkisi ve inisiyatifler oldukça daralmış, sınırlı örgütlü güçler daha fazla
dağılmaya yüz tutmuş, ortaya konan politikalar da başarısızlıklar ve yenilgiler daha açık hale
gelmiştir. Polyannacılık oynayıp kendimizi kandırmadan, işi ve ortaya çıkan gelişmeleri götürüp
teorik gevezelikler ile boğup geçiştirmeden, daha fazla silkelenmemiz ve kendimize gelmemiz
gerektiği yeterince açık ve anlaşılır bir durumdur. Bu durum, daha fazla devrimcileşmemiz ve
devrimci yenilenmeye daha çok ihtiyaç olarak da anlaşılmalıdır.

Diğer birkaç yanlış eğilim ve pratik yaklaşımlara da değinecek olursak. Bir kere siyasetin merkezini
seçim, değişim ve dönüşümün esas aracını bazı olumlu tepkiler alan siyasal kampanyalar olarak
sınırlayan, ufku dar ve halktan kopuk siyaset anlayışlarının, geçmiş tarihsel yenilgileri ve
başarısızlıklarına yeterince şahit olduk. Elbette bu durum ve yaşanan geçmiş tecrübeler pratiği,
seçimleri topyekün bir kenara atmak ve hiçbir siyasi kampanya yapmamak olarak anlaşılmamalıdır.
Aynı zamanda mücadeleyi ertelemek ve başka baharlara havale etmek olarak da anlaşılmamalı ve
kavranmamalıdır. Her akşamın bir sabahı, her karanlığın aydınlığa çıkacak yolu ve yolları var ise, o
zaman o sabaha ve aydınlık yola ve yollara doğru koşmanın doğru öncüleri de olmak zorundayız.
Bunun için, yeni devrimci örgütlenme ve mücadele araç ve politikalarımızın daha daha fazla çıplak
gerçeklikler üzerinden yükselerek ileri çıkmamız gerektiği de açığa çıkmaktadır. Tabi ki öncelikle
kendimiz daha ileri düzeylerde devrimcileşerek böyle bir yola koyulma perspektifinden hareket
edeceğiz. İşte böyle bir hareket seyri içerisinde halk kitlelerini ne kadar çok örgütleyebilir ve
örgütlü bir güce dönüştürebilirsek, böyle bir gücü siyasal ve toplumsal yaşama müdahale ederek
değişime zorladığımız oranında başarılı olacağımız- olabileceğimiz, önemli bir ayrıntı olsa gerek.
İşte böyle örgütlenme- ler ve mücadele kanalları yaratabildiğimiz oranında gerçek amaçlarımıza
doğru ilerleme durumunda da olacağız- olabileceğiz. Bunun için daha doğru devrimci anlayış ve
tabi ki esas da demokratik ve devrimci pratik politikalara ihtiyacımız vardır.
Burjuva faşist devlet ve onun çerçevelediği sınırlar ile örülü yasal parti ve örgütsel kurumlar ve
hareketleri, örgütlenme ve mücadelemizin merkezine oturtmamalıyız. Ancak bunların ciddi volan
kayışları olduğu gerçekliğini, birleşik devrim amacı ve ilkelerimize hizmet etmeleri açısından
önemle ele alınmaları gerektiğini de bilmeliyiz. Devrimci komünistlerin, amaç ve ilkelerimize
hizmet etmeleri kaydıyla her türlü mücadele, örgütlenme, araç, yöntem ve politikayı reddetmediği,
reddetmeyeceği gerçekliği önemli bir ayrıntı ve perspektiftir. Tarihsel köklerimiz itibariyle ne
Paramazlar, ne Mustafa Suphiler, ne Mahir ve Denizler, ne de İbrahim ve Mazlumların emaneti,
asla sandığa ve parlamenterizme sığdırılamayacak düzeydedir.
Anti- faşist örgütlenme ve mücadelemiz, aynı zamanda anti- emperyalist ve kapitalist ve de bütün
gericiliklere karşı örgütlenme ve muhtevaya da sahip olmak zorundadır. Hiç kuşkusuz böyle bir
örgütlenme ve mücadelenin, salt yasalcılık, reformizm ve parlamenterist anlayış ve çizgi
pratikleriyle yetinemeyeceği yeterince açık ve anlaşılırdır. Devrimci ve komünistlerin, reform
uğruna örgütlenme ve mücadeleleri asla küçümsemeden, ama onları amaçlaştırmadan ele almaları
ve bu temelde bir direniş ve mücadele çizgisi içerisinde olmaları gerektiği bilinmek durumundadır.
Yoksa düzeniçileşmiş reformist ve parlamenteristlerden hiçbir farkımız kalmaz ki vay halimize.
Bunun için direniş çizgimizin esasını, parlamento ve salonlar değil, mutlaka sokak olarak ifade
ettiğimiz geniş halk kitlelerinin yaşam ve direniş alanları oluşturmalıdır. Bunun da öncelikle
parlamento dışı mücadelenin esas alınması temelindeki politik perspektife dayandığımız gerçekliği
açısından önemini hatırlatmak gerekiyor. Yoksa cumhurbaşkanlığı ve parlamentosuyla temsili
burjuva maskeli demokrasicilik oyunlarının birer parçası olmak içten bile değildir. O halde yasal ve
demokratik alan örgütlenme ve mücadelelerin, devrimci savaş ve mücadele çizgimizin önemli
tamamlayıcı bileşenleri olarak ele alınması ve kavranması temelinde bir çalışma içerisinde
olmalıyız. Bu bir tercih yada birbirlerinin karşıtı değil, faşist devleti yıkmaya hizmet eden farklı

örgütlenme ve mücadele araçları ve politikaları olarak anlaşılmalı ve böyle bir bilinçle süreçler ve
somut gelişmeler değerlendirilmelidir.
Faşizmin topyekün tasfiye amaçlı hile ve entrikaları karşısında uyanık olmamız ve alternatif
örgütlenme ve pratik politikalar sergilememiz gerektiği de ortaya çıkmaktadır. Düşmanın tasfiye
manevralarını boşa çıkarmak için, devrimci manevra kabiliyetimizin de gelişkin olması
gerekmektedir. Faşizmin, 14 Mayıs seçimlerine doğru yaklaşırken HDP’yi engelleme ve kapatma
manevraları ve girişimleri karşısında, bunun boşa düşürülmesi pratiğinden yeterince ders
çıkarabilmeliyiz.
Derin devlet ile Erdoğan, Bahçeli, Destici, Perinçek, Akşener, Özdağ, Oğan, AKP, MHP, BBP, İYİP,
CHP, Vatan Partisi, Hüda-Par’ı ayrı şeylermiş gibi algılamak ve birbirlerine cepheden karşı koyan
yapılarmış gibi anlamak ve bunun üzerinden değerlendirmeler yapmanın da yanlışlığını belirtmek
isteriz. Yanlış bir tahlil yada tahliller üzerinden yanlış sonuçlar ve değerlendirmeler yapmanın da
temellerinin bu şekilde döşendiğini vurgulamalıyız. Halihazırda AKP- MHP faşizmi, derin devletin ta
kendisidir ve mevcutta tekçi faşist TC devletinin egemen kliği konumundadır. Bundandır ki
içerisinden geçtiğimiz süreçte okun sivri ucunu AKP- MHP faşizmine yöneltmemiz gerektiği de açığa
çıkmaktadır. Hali hazırda AKP- MHP faşizmine karşı örgütlenmek ve mücadele etmek, aynı
zamanda faşist Türk devletine karşı örgütlenme ve mücadele etmek anlamı taşımaktadır. Hakim
sınıfa mensup muhalif kliklere yedeklenmeden, Erdoğan ve AKP- MHP faşizmine karşı oklarımızı
daha fazla yöneltmeliyiz ki, faşist devleti zayıflatabilelim ve ona ağır darbeler indirebilelim. Bunun
da ilkelerimizden taviz vermeden en geniş anti- faşist cephenin oluşturularak harekete
geçirilmesiyle ancak başarılabileceği bilinmelidir. Yoksa kendimiz çalıp kendimiz oynamayalım yada
eğreti olarak kendimizi kandırmaya devam etmeyelim. Ne kadar geniş demokratik ve özgür
iradeler birliği temelinde eylemsel hale gelebilirsek o kadar iyidir. Geleceği elinden alınan ve
karartılan gençlik başta olmak üzere, tarihsel kökleriyle birlikte egemen eril sistem ve
paradigmaların zulüm ve sömürüsüyle inkar ve imhaya maruz kalan kadınlar ve ötekileştirilmiş
kimlikler, her geçen gün emperyalist kapitalizmin ekolojik yıkımının artarak devam eden toprak, su
ve hava gibi yaşam alanları ve doğanın talanı ve farklı inançlar ve inanmayanlara yönelik inkar ve
imha konseptli tasfiye politikaları ve güncel gelişmeler ile zaten oldukça geniş bir örgütlenme ve
mücadele cephesi için elverişli koşullara sahip olduğumuzu söyleyebiliriz. O halde daha fazla
harekete geçmek zorundayız. Asla unutmamalıyız ki, yeninin müjdejisi, direnen işçi ve emekçi
kitleler, ataerkil sisteme karşı örgütlenerek mücadele eden kadınlar ve ötekileştirilmiş kimlikler,
demokratik hak ve özgürlükleri için harekete geçen ezilen inançlar ve inanmayanlar, her yöneüyle
inkar ve imha amaçlı topyekün tasfiye karşısında direnerek mücadelesinde ısrar eden Kürt ulusu ve
örgütlü güçleri, her geçen gün enerjisi ve geleceği karartılmasına karşı militan çizgide ısrar eden
gençler, en doğal ve demokratik özgür düşüncesine bile tahammül edilememesi karşısında feryadı
figan eden aydınlar ve evet kanıyla canıyla faşist Türk devletine cepheden direnen, demokratik ve
devrimci savaşın en önde yürüyen şehirlerdeki askeri milisler ve dağlarda vuruşan silahlı
güçlerimiz, içerisinden geçtiğimiz süreçte tarihsel- güncel ve geleceğimizin en kıymetli değerleridir.
Bütün bunların kıymetini yeterince bilerek hareket etmek zorundayız. En basit görev ve
sorumluluklarımızdan en ağır ve büyük görev ve sorumluluklarımıza kadar, böyle bir bilinç ve
perspektifle hareket etmek zorunda olduğumuzu asla unutmamalıyız. Yeni Gezi- Haziranlar ve 6- 8

Ekim Serhildanları için daha ileri düzeyde seferber olmamız ve görevlerimize sarılmamız gerektiği
açıktır.
Baran Yılmaz Dilek
20 Mayıs 2023

0 Paylaşımlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir